Tag Archive | "VE"

HAYATIN ANLAMI NEDİR?


HAYATIN ANLAMI VE YAŞAMA SANATI ÜZERİNE KISA NOTLAR

Yaşamak bir sanattır ve bu sanat bir insanın yapabileceği en önemli, en zor ve en çetrefilli( çok yönlü ya da karmaşık) sanat türüdür. Bu sanatın özel araç ve gereçleri bulunmaz. Onun tek aracı, insanın kendisi ve potansiyel güçleridir. Yaşama sanatının içinde insan, hem sanatçı, ama aynı anda hem de sanatçının ürünüdür. Yani hem heykeltıraş, hem de taş veya hem doktor hem de hastadır. (Psikanaliz ve Ahlak)

İnsanın hayatı boyunca en önemli ödevi, kendi içsel güçlerinin ve iç potansiyelinin gelişmesine, ortaya çıkmasına, kısaca içsel doğumuna gayret etmektir. Bu çalışmanın sonucu ve mükafatı ise, kendi gerçek kişiliğini elde etmesidir. Bir kişinin elindeki bu potansiyel güçleri ne dereceye kadar gerçekleştirdiği ve ne kadarını kullanıma sunduğu, yani ödevini ne kadar başardığı, objektif bir değerlendirme ile hemen ortaya çıkar. Kendini gerçekleştirmekte başarısız kalan bir, tıpkı ödevini yapmamış bir öğrenci gibidir. Ve onu “ tembel” ya da “başarısız” olarak nitelendirmek mümkündür. O kişinin bir sürü zorluklarla mücadele etmek zorunda kalması ya da onunla birlikte diğer kişilerin ve herkesin de ödevini yapmamış olması gibi bahaneler ve mazeretler, bizim bu kararımızı değiştirmez. Çünkü insanın bir tek var olma nedeni vardır, o da kendini ve potansiyel güçlerini geliştirmesidir. Kişiyi saran olumsuz koşulları görmek ya da anlamak, belki bizde acı veya üzüntü duygularının canlanmasına yol açabilir. Ama bu, o kişinin ödevini yapmamasını haklı göstermez. Bir insanı anlamak, onun her hareketini doğrulamak demek değildir. Bir insanı anlamak, onu koşulları içinde değerlendirmektir. Yoksa hiç kimse bir hakim ya da tanrı gibi, bir diğerini yargılama hakkına sahip değildir. (Psikanaliz ve Ahlak)

İnsancıl ahlak anlayışı insanı, kendi fiziksel ve ruhsal bütünlüğü içinde ele alır. Bu anlayışa göre, insan, kendi kendisinin hedefi ve amacı olabilmek için, önce kendisini bilmek ve kendisi olmak kararını almalıdır. İnsancıl ahlak şöyle söyler: İnsan eğer canlıysa neleri yapması gerektiğini iyi bilir. Canlı olmak çalışkan ve üretici olmak, ayrıca kendi insanca güçlerini soyut bir takım hedefler yerine, kendisi, insan ve varoluş amacı doğrultusunda kullanmak demektir. Eğer bir kişi kendi ideallerinin ve varoluş amacının, kendisi dışında ( göklerde, geçmişte ya da gelecekte ) olduğuna inanıyorsa, o kişi kendini ve gerçekliği dışarıda arar ve hiçbir zamanda onu bulamaz. Böyle bir insan, ömrünü mümkün olan her yerde kendisine cevaplar ve çözümler arayarak geçirir. Oysa gerçek kendisine öylesine yakındır ki: Cevap kendinde ve kendi içindedir. (Psikanaliz ve Ahlak)

İnsan, ,içinden gelen sese göre davranır ve böylece kendi özünü gerçekleştirerek, insan oluşunu ortaya koyarsa, dünya ile ilişkiye geçmiş demektir. O, artık yalnız, tek başına ve içine kapalı bir atom olmaktan çıkıp; çalışan, üreten ve yaratan bir birey olmuştur. Ve bu yolla, yaşamanın tek amacının, hayatın doğrulanması ve dolu dolu yaşanması olduğunu da anlar. (Özgür Olmaktan Korkmak)

Korkular, anlamsızlık duygusu, güçsüzlük ve ölümden sonra ne olacağını bilememe gibi düşünceler, insanların çoğu için dayanılması mümkün olmayan bir ruhsal durum oluştururlar. Ama böylesi korkulara kapılan herkes, kendini huzurlu hissetme, hayatı sevme ve gelecekten korkmadan ileriye doğru adım atma şanslarını da yitirir. (Özgür Olmaktan Korkmak)

İnsan, tarihsel çelişki ve çatışmalara karşı tepkide bulunma ve bunları kendi davranışları ile düzeltme imkanına sahiptir. Kendi varoluşundan kaynaklanan çelişki ve sorunları ise çözemez. Onlara karşı ancak değişik tepkiler gösterir. Bazen, süslenmiş ve güzelleştirilmiş olan sakinleştirici ideolojilere sığınır. Kimi zaman içsel huzursuzluğunu, aşırı bir aktivite (canlılık) ile aşmaya çalışır. Kendini, kendi dışındaki egemen güçlerin elinde edilgen bir araç haline getirip, özgürlüğün sorumluluğundan kurtulmak isteyebilir. Böylece kişiliğini ortadan yok ederek, huzura ulaşacağını sanır. Ama sonuçta yine huzursuz, mutsuz ve korku dolu olarak kalır. ( Psikanaliz ve Ahlak)

İnsanın ( açlık, susuzluk, uyku ve cinsel ihtiyaç gibi) hayvanla benzeşen ihtiyaçları önemlidir. Çünkü bunlar, vücudun biyolojik ihtiyaçlarından kaynaklanır ve eğer doyurulmazlarsa, insan üzerinde büyük bir baskı oluştururlar. Ama bu fizyolojik ihtiyaçların giderilmesi, o insanın zihinsel ve ruhsal olarak da sağlıklı olmasına yetmez. Böylesi bir sağlık için, insana özel ve insan olmak nedeniyle ortaya çıkan ihtiyaçların tatmin edilmesi gerekir. Bu tür ihtiyaçlardan en belli başlı olanları şunlardır: Bir yere ait olmak, yakınlık hissi, kökten ilişkiler yaşamak, insanlarla özdeşleşmek, davranışlarını ayarlayacak bir düşünce planına sahip olmak, fiziksel olanın ötesine ulaşma arzusu ve kendini verip, adayabilecekleri bir nesne bulmak. Önce varoluşundan kaynaklanan çelişki ve sorunlara her an yeni çözümler ve cevaplar bulmak zorunda oluş, sonra da evren, diğer insanlar ve giderek insanın kendisi ile daima yeni ve daha ileride bir bütünselliğe ulaşma çabası, her türlü psişik gücün kaynağını oluştururlar. Bu güç insanı motive ederek aktif olmaya yöneltir. Ama aynı kaynaktan beslenen insanın tutkuları, heyecanları ve korkuları da insanı engelleyici bir etki yaratırlar. ( Hasta Bir Toplumdan Çıkış Yolları)

İnsan, diğer insanlar ve evren ile birlik içinde olduğu o ilk bütünsellik halinden ayrılıp, kendi bireyselliğinin farkına vardıkça, önünse iki seçeneğin var olduğunu görür. <ya içinden gelen sevgi ve üretici çalışma güçlerini kullanarak ( yani kendini gerçekleştirerek) dünya ile bir olmaya çalışacak ya da özgürlüğünü ve kendi kişisel bütünlüğünü feda ederek, herhangi bir biçimde “güvensizlik içindeki bir asalak” olarak hayatını sürdürecektir. (Özgür Olmaktan Korkmak)

“Canlı olmak” statik ( yani durağan) değil, dinamik bir süreçtir. Fiziksel bir organizmanın kendine özgü güçlerinin varlığı, onların gerçekleştirmesini zorunlu kılar. Aslında bu varoluş ve gelişim dediğimiz olgu, bir ve aynı şeydir. Her organizma, kendindeki bu potansiyel imkanları değerlendirme, açma, geliştirme ve serpilme yönünde bir eğilim gösterir. Bu nedenle, insanca bir hayatın amacı, insanın kendi içsel güçlerini, insanın doğasına uygun olan bir biçimde geliştirmesidir. (Psikanaliz ve Ahlak)

Eğer bir insanın varoluşu, kendi çabaları ile olmuşsa ve o insan kendi ayakları üzerinde duruyorsa, böyle bir kimse kendini güçsüz hissetmez ve peşine takılacak ideolojiler aramak gereğini de duymaz. Bir insan kendi akıl ve sevgi güçlerini ne kadar geliştirirse, kendisi ve çevresiyle özdeşlik ve birlik duygusu da o kadar artar. Çünkü onun bu olgun kişiliği, kendi benliğinin meyvasıdır ve herhangi bir toplumsal rol ya da statüden doğmaz. Böyle bir insan başkalarına ne kadar çok verir ve içsel bütünlüğü ile özgürlüğünü feda etmeden onlarla ne kadar ilişkiye girerse, görür ki; ortaya çıkan o insanca öz, herkeste aynıdır. ( Toplumsal Bilinçaltının Araştırılması)

Hayatın anlamı ve amacı,  yoğun yaşamak, özgür olmak ve tam uyanık ( dikkatli) bulunmaktır. Güçsüzlük duygusu ile birtakım çocuksu düşüncelerin peşine takılmadan, kendi sınırlı ama gerçek güçlerini tanıyıp, onlara ulaşmaya çalışmaktır. İnsanın hem dünyanın merkezi olacak kadar önemli, hem de bir ormandaki sinek kadar önemsiz olduğu gerçeğini ve çelişkisini kavrayacak olgunluğa ulaşmaktır. Hayatı sevmek ve buna rağmen ölümden korkmadan, onu kabullenmek becerisidir. Hayatla ilgili bizi ilgilendiren bir çok soruya cevap bulamamak, ama bunca belirsizliğe rağmen, gerçeği böyle olduğu gibi kabul etmektir. Kendimizden bir parça olan düşünme ve hissetme özelliklerimizle, hem kendimizi biricik ve tek, ama aynı zamanda sevdiğimiz insanla, doğayla, diğer insanlar ve kısaca tüm evrenle bir ve aynı hissedebilmektir. Bizi kendi gerçek özümüze, ben’imize çağıran vicdanımızın sesini dinlemek ve onu izlemek ama bunu başaramadığımız zaman da, kendimizden nefret etmemektir. ( Hasta Bir Toplumdan Çıkış Yolları)

Tek bir çözüm var: Gerçeğin gözünün içine bakmak. İnsan dünyada tek başına ve onun kaderine ilgisizmiş gibi duran evrenin içinde yapayalnız. İşte bu gerçeği görmek ve kabul etmek zorundayız. Ve bu sorunu insanların kendi başlarına göğüslemekten başka çareleri de yok. Bunu, onlar için çözecek doğaüstü bir güç de bulunmamakta. İnsan, kendi sorumluluğunu bilmek, bunu üstlenmek ve hayatına ancak kendisinin, o da kendi içsel güçlerini ( sevgi, akıl ve üretici güçler) geliştirip, onların meyvalarını oluşturarak bir anlam verebileceğini, artık iyice anlamalıdır. Ama bu anlamlandırma olayı, insana bir güven ve bir kesinlik rahatlığı getirmez. Çünkü kesinlik arayışı, insanın kendisini geliştirmesini engeller. İnsana kendi güçlerini geliştirmek, güzelleştirmek ve meyva vermesini sağlamak imkanını veren, bilinmezlik ve belirsizliktir. Gerçeği korkusuzca algılayabilenler şunu görürler: hayata siz nasıl bir anlam veriyorsanız, o da size öyle gözükecektir. Üretici, geliştirici ve sevgi dolu yaşamakla, insan kendi hayatını da öyle kurmuş ve belirlemiş olur.

Kaynak: Yaşama Sanatı (Erich Fromm)

Hazırlayan: Psk.Nur GEZEK

Bursa psikolog Nur Gezek

Posted in MakalelerComments (6)

İLİŞKİLERDE İLETİŞİM YOKSUNLUĞU VE İLETİŞİM KOPUKLUĞU


İletişim, en basit tanımıyla kişiler arası bir duygu ve düşünce alış verişidir. Düşünce ve duygularımızın karşılıklı olarak anlaşılmasını içeren sözel veya sözel olmayan, olay ve ya sorunla ilgili karşılıklı tatmini hedefleyen bir süreçtir. Karşımızdaki kişinin duygu ve düşüncelerini anlayabilmek, duyguların nedenlerini ve düşüncelerin duyguların oluşumundaki etkilerini anlamayı gerektirir.

İnsanın diğer canlılardan tek farkı iletişim yoluyla hayatını sürdürüyor olmasıdır. Dil gelişimiyle birlikte çocukluktan itibaren neye ihtiyacımız varsa iletişim yoluyla isteklerimizi duygu ve düşüncelerimizi dile getiririz. İletişim bu denli yaşamsal bir fonksiyona sahipken ilişkilerde sık sık gözlemlediğimiz iletişim kopukluğu ve iletişim yoksunluğu gibi hatalı iletişim şekilleri de aslında yaşamımızda hayati derecede bir öneme sahiptir. Çoğunlukla iş ilişkileri, arkadaşlık ilişkileri, aile ve eş ilişkileri bu gibi nedenlerden dolayı kopma noktasına gelerek yada ciddi manada tahrip olarak hayatımızı sekteye uğratmaktadır.
Sağlıklı bir iletişimin olabilmesi, iletişime ilişkin GERÇEKÇİ düşünce alışkanlıkları geliştirmeyle mümkündür. Bu gerçeklik kavramını şu şekilde açıklayabiliriz. Dış dünyadan sürekli olarak görerek, dokunarak, işiterek, koklayarak ve tadarak bir takım uyaranlar alırız ve biz aldığımız bu bilgileri düşünce süzgecimizden geçirerek algılarız. Bu ilk algılanan veriler beynimize iletildiğinde daha önceki yaşantılarla kıyaslanarak bir anlama oturtulur. Dış dünyadan aldığımız bilgileri olduğu gibi algılamak yerine “zihin gözümüzle” veriyi değerlendiririz. Bu nokta çok önemlidir!.. Zihin gözümüzle gördüklerimiz, iki gözümüzle gördüklerimizle örtüştüğü ölçüde GERÇEKÇİ düşünüyoruz demektir.

Hayatında her şeyin mükemmel olmasını arzu eden ve bu uğurda yoğun bir çaba harcayan bir birey aslında basit bir problemi dürbünle(zihin gözüyle) bakıp büyüterek gerçeklikten uzaklaşabilir. Burada gerçek gözlerinin gördüğünden çok zihninin gördüğü gerçektir. Yine aynı birey yaşamında gerçekleştirdiği büyük başarıları bu kez dürbünü ters çevirip bakarak küçültebilir. Burada GERÇEKÇİ düşünceden uzaklaşılmış olup, kişi çıplak gözle gördüğünü değil, zihninin gördüğünü gerçek olarak kabul etmiştir.

Sağlıklı bir iletişimde bulunabilmek için kişilerin davranışları ve duygusal tepkilerinin, kendilerinin geliştirmiş oldukları bakış açılarının ürünleri olduğunu kabullenmiş olmaları gerekmektedir. Bu kabullenme süreci olmadığı takdirde kişi sürekli olarak başkalarının bakış açılarını ve düşüncelerini eleştirecek ve kendisi gibi düşünmeyenlerle iletişim kopukluğu yaşayacak ya da iletişime girmeyecektir. Kendi duygularının nedeni olarak kişiler başkalarını sorumlu tuttuklarında sağlıklı iletişim kurmak pek mümkün olmayacaktır. Burada önemli olan duygu ve düşüncelerimizin sorumlusu olarak başkalarını görmemizdir. Kendi duygularının nedenini kendi iç dünyalarında değil de karşısındakinin yaptıklarında arayan iki insanın iletişiminin yanlış başlayıp sağlıksız sürmesi kaçınılmazdır.
Hayata bakış açılarımızın farklı olduğu konusunda uzlaşmaya varmak ve çok açılı düşünmek iletişim hatalarını ortadan kaldırmak için gerekli olan bir başka kuraldır. Tek bir açıya bağlı kalmak iletişim sorunlarını arttırır. Her hangi bir olayla ilgili olası bakış açılarını ve tanımlamaları araştırmak, soruşturmak iletişim becerimizi geliştirir. Örneğin bir konuda arkadaşımızın bizi eleştirmesini sadece kendimize yönelik bir saldırı olarak algılayıp bu bakış açısıyla olayı değerlendirirsek hissedeceğimiz duygu öfke olacağı için karşı saldırıya geçme olasılığımız artacaktır. Ama arkadaşımızın eleştirisini bir başka açıdan görüp onun bize yardımcı olmaya çalıştığını, bizim kendimizde fark edemediğimiz bazı özelliklerin bize zarar verdiği yönünde geribildirim vermeye çalıştığını düşünürsek hissedeceğimiz duygu öfke olmayacaktır.

Belirsizlikte iletişim hatalarına yol açmaktadır. Bu durumda belirsizlik görünenle değil de görünmeyen olasılıklarla veya belirsizliklerle ilgilenme iletişim sürecini tıkayan bazı düşünce süreçlerini gündeme getirir. Sorun çözmeye odaklanmak yerine belirsizlikte keyfi çıkarsamalarda bulunma düşünce ve iletişim hatalarını yaratmaktadır. Belirli bir sorunu çözmek kolaydır ancak belirsizlik yaratan durumlarda zihin okuma söz konusu olmaktadır. Zihin okuma genelde yaptığımız bir düşünce ve iletişim hatasıdır. Böyle söylediğimde hiçbir şey değişmeyecek, özür dilesem de beni affetmeyecek, sorunu dile getirirsem bana kırılabilir gibi belirli konularda karşımızdaki kişinin olası düşünceleri konusunda çıkarımlarda bulunuruz. Buda iletişimin yanlış başlamasına sürmesine yada hiç başlamamasına sebep olmaktadır. Bazı durumlarda karşımızdaki kişinin bizim düşüncelerimizi okuduğunu düşünerek iletişim ve düşünce hatası yaparız. Ne kadar kızdığımı anlasın, ona kırgın olduğumu bilmesi lazım gibi düşünce şekliyle yine doğru iletişim kurmada sorun yaşarız. –Malı ve –meli tarzında düşünmede iletişim hatalarını tetiklemektedir. Hayatta her bireyin belirli seçimleri vardır. –Malı, -meli tarzı düşünce bu olası seçimlerin geçerliliğini yok saymaktır. “Problemi tek başına çözmeliydim.” diyen birisi bu düşünce hatasını yapmaktadır. Başkalarıyla iyi ilişkiler kurmayı seven bir insana eşi “Kendini ezdirmemelisin”, “Herkesle çok samimi olmamalısın” diyerek bir çok eleştiri getirebilir. Burada iletişim baştan ketlenmiş olur. Hem –malı, -meli tarzında düşünme, hem olaya tek bir açıdan bakma ,hem de karşısındaki kişiye kendi doğrusunu tek doğruymuş gibi yansıtarak karşı tarafın sağlıksız iletişimi sürdürmesine ve savunmaya geçmesine sebebiyet verecek bir tutum sergilenmiş olur. Evde, sokakta, işte ve insanlarla iletişimin olabileceği her türlü sosyal ortamda bu tür düşünce tarzı diğer kişilerle iletişimin sağlıksız başlamasına, öfke nefret gibi duyguların çok hızlı bir şekilde tetiklenmesine ve sürekli eleştiriliyor hissinin yaşanmasına, sonuç olarak iletişimle birlikte bütün ilişkilerin bozulmasına sebebiyet verir.

Siyah- beyaz tarzı düşünme şeklide iletişimin engellerinden bir tanesidir. Bu diğer bir adıyla ya hep ya hiç tarzı düşünme şeklidir. İyi değilse kötüdür, dürüst değilse yalancıdır, paylaşmıyorsa bencildir.. gibi iki zıt kutup arasında düşünce ve davranışları değerlendirmek, buna yönelik etiketler kullanarak iletişime geçmek aradaki renklerin ve tonların yok sayılması anlamına gelmektedir. En iyisini yapamıyorsan başarısızsın.. mesajını içeren bir eleştiri sürekli olarak insanların birbiriyle olan ilişkilerinde öncelik sırasındaysa iletişim ciddi anlamada bozulacaktır.

Herhangi bir sorunla karşılaşıldığında davranışı değil de davranışı gerçekleştiren kişiye yapılan eleştiri iletişim hatalarına bir başka örnektir. Eşi eve geç gelen bir kadının eşinin geç kalma davranışını eleştirmek yerine “ Ne kadar sorumsuzsun!” gibi kişiliğe hakarette bulunması iletişimin hatalı başlamasına neden olacak, sorun çözülmeyecek, daha çok karşı tarafın savunmaya geçmesiyle büyüyecektir. Burada yapılması gereken davranışın değerlendirilmesi, eğer davranış arzu edilmeyen bir davranışsa bunu kişinin kendi duygularına yükleme yaparak karşı tarafla hislerini paylaşmasıdır.

İletişim engellerinden en önemlisi “küsme” olarak tanımlanan iletişimsizliktir. Küsme sorun çözme yöntemi olarak bireyin eleştirilmekten kaçındığı için ya da sorunun konuşulması ve çözümlenmesinden duyduğu endişeden dolayı baş vurduğu bir yöntemdir. Geçmiş yaşam deneyimlerinde kişi karşılaştığı sorunları bu şekilde çözme yoluna gitmişse hiçbir zaman doğru iletişim kuramayacak, ciddi kaygı yaratacak bir durum hissettiğinde iletişimsizliği seçecek, ortamı terk edecek ve sorunu çözmek yerine erteleyecek ya da pekiştirecektir.
İletişim becerisinde aktif dinlemek de oldukça önemlidir. Karşımızdakinin ne anlatmaya çalıştığını, ona cevap verme ve sözünü bitirdiğinde kendimizi savunma kaygısı gütmeden gerçekten ne dediğini anlamaya çalışarak dinlemek, en az doğru ifade etmek kadar dikkat edilmesi gereken bir başka durumdur. Aktif dinlemek karşımızdakine sorular sorarak, anlamadığımızda daha çok ayrıntıya girmesini sağlamakla ve gerçekten dinlediğimizi ve anlamaya çalıştığımızı hissettirmekle mümkün olabilir. Bu görerek, duyarak ve hissederek doğru iletişim kurmamıza yardımcı olacak en önemli anahtardır. Bütün kilitlerde sadece doğru bir iletişimle açılır.

Psk.Nur GEZEK

Posted in MakalelerComments (4)

EVLİLİK VE AİDİYET


Genel olarak bizim kültürümüzde “aile olmak” bir bütünün parçası olmak, bütünlemek ve tamamlamak anlamına gelmektedir. Bu noktada yanlış olan nedir diye akıllara bir soru gelebilir. Aidiyet ve bir bütüne entegre olmaya çalışmak çoğunlukla çiftlerden birinde ya da her ikisinde birden evliliğini dilediği gibi yaşayamama, baskı altında hissetme, ortak kararlar alamama ve etki altında kalma gibi kaygı verici hislerin yaşanmasına neden olan ciddi bir stres faktörüdür.

Batı toplumlarında daha çok bireysellik ön plandayken bizim gibi toplumlarda aidiyet duygusunun ön planda olması söz konusudur. Ait olmak bireyin önemli ihtiyaçlarından bir tanesidir. Fakat aidiyete yönelik algının çarpıtılması söz konusu olunca bireysellik ikinci planda kalmakta, hatta çoğu zaman bireysellik ve özerklik tamamen yok olmakta, kişi yetişkin bir yaşamı kendi tercihlerine göre yönlendirememektedir. Bunun sonucunda bireyler ne kadar yol kat etmiş olurlarsa olsunlar, hangi yaşta oldukları da dikkate alınmadan aileleri tarafından yönlendirilmekte, kontrol edilmekte, yargılanmakta ve sonuç olarak kişilikleri işgal edilmektedir. Bu durum kişinin hangi pozisyonda, hangi statüde ve hangi yaş grubunda olursa olsun diğerlerine karşı kendini sürekli sorumlu hissetmesine yol açar. Davranışlarından dolayı sürekli hesap vermek durumunda kalır, belki aldığı bir gömleğin gerçek fiyatını bile  gizlemeye kadar bir çok konuda kişi kendisini baskı altında hissedebilir. Eğer kişinin sınırları daha da zorlanırsa çok daha önemli konularda daha ciddi sorunların yaşanması kaçınılmaz olabilir.

Bir başka boyutta da kişi sorumluluk almaktan kaçınarak hayatını ailesinin yönlendirmesine izin verir ve yine benzer bir örnekle hangi gömleği alacağına bile karar verememe gibi sorunlar yaşayabilir. Buda seçim yapamama anlamına gelir ki kişi yaşadığı hiçbir şeyin sorumluluğunu almadan başkalarının ya da ailesinin kendisi için seçtiklerini yaşamaya çalışarak tamamen mutsuz olur. Asıl sorunlar yetişkinlik döneminde ve özellikle eş seçiminde yaşanır. Bazen eş seçimi aileye bırakılırken bazen de kişi eş seçimini kendisi yapsa da ailenin onayına ihtiyaç duyulur. Ailenin onayı olmadan yapılan evlilikler kişide suçluluk duygularının yaşanmasına yol açar, bu da evlilik kurumunu daha yolun başındayken olumsuz yönde etkileyen ciddi bir sorundur.

Evlilik ailenin onayıyla ya da ailenin evlenilecek kişiyi seçmesiyle bir şekilde gerçekleşir ve bundan sonra sorunlar katlanarak büyümeye devam eder. Çünkü aidiyet artık kişisel düzeyde kalmaz, aileye yeni katılan kişinin de şartlar ne olursa olsun uyum sağlaması ve itaat etmesi beklenmeye başlanır. Bundan sonrada alınan en basit kararlarda dahi ailelerin müdahalesi sürdüğünden çekirdek aile dediğimiz, anne baba ve çocuklardan oluşan aile yapısı oluşturulamaz. Çiftin ilişkisi ve kararları sürekli diğer aile bireyleri tarafından kritisize edildiğinden sorunlar katlanarak büyümeye devam eder. Üstelik bu sorunların hiç biri çiftin kendilerine ve ilişkilerine ait gerçek sorunları bile değildir. Çiftin dünyaya bir çocuk getirmesi, bu çocuğun isminin ne olacağı, nasıl bakım verileceği, nasıl yetiştirileceği gibi konularda da diğer aile bireyleri sürekli müdahale ettiğinde genelde bu büyük aileye katılan bebeğin farklı tutumlardan etkilenmesi kaçınılmaz bir durumdur. Bebek büyümeye başladığında anneanne, babaanne, dedeler, halalar, dayılar, amcalar, teyzeler birbirlerinden  farklı davranmaya başlarlar, bunun sonucunda anne ve babanın çizdiği sınırlar ihlal edilir ve çocuğun nasıl davranacağıyla ilgili zihninin karışmasına yol açan daha karmaşık bir süreç başlamış olur. Bu durum bir çok çiftin çekirdek aile yapısını yaşayamamasına ve ilişkilerinin örselenmesine sebebiyet verir.

Aidiyet kişinin kendini güvende hissetmesi için önemli bir ihtiyaçtır. Fakat ait olmak kadar birey olmak ve bu dengenin iyi korunması da oldukça önemli bir ihtiyaçtır. Bu noktada özellikle bireyselliğin ve özerkliğin tanınması, kişinin sınırlarına saygı duyulması, evlilik kararının yetişkin insanlar tarafından alınabilecek bir karar olduğu, yetişkin insanların da sürekli müdahaleye ihtiyaç duymayacağı akıllardan çıkartılmaması gereken önemli bir gerçektir. Sınırlarını, kurallarını iki kişinin belirleyeceği evliliklerin sağlıklı ve uzun ömürlü olacağı, bunun içinde bireyselliğin evliliklerde geniş aileye duyulan aidiyetten daha önemli olduğu unutulmamalıdır.

Bütün çiftlere uzun soluklu ve sağlıklı birliktelikler temenni ederek sevgilerimi sunuyorum.

Posted in MakalelerComments (3)


advert

Photos on flickr

Sayaç

Doktorlar

 

Şubat 2012
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Tem    
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
272829  
PHVsPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19hZHNfcm90YXRlPC9zdHJvbmc+IC0gdHJ1ZTwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2FkX2ltYWdlXzE8L3N0cm9uZz4gLSBodHRwOi8vd3d3Lndvb3RoZW1lcy5jb20vYWRzLzEyNXgxMjVhLmpwZzwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2FkX2ltYWdlXzI8L3N0cm9uZz4gLSBodHRwOi8vd3d3Lndvb3RoZW1lcy5jb20vYWRzLzEyNXgxMjViLmpwZzwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2FkX2ltYWdlXzM8L3N0cm9uZz4gLSBodHRwOi8vd3d3Lndvb3RoZW1lcy5jb20vYWRzLzEyNXgxMjVjLmpwZzwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2FkX2ltYWdlXzQ8L3N0cm9uZz4gLSBodHRwOi8vd3d3Lndvb3RoZW1lcy5jb20vYWRzLzEyNXgxMjVkLmpwZzwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2FkX21wdV9hZHNlbnNlPC9zdHJvbmc+IC0gPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fYWRfbXB1X2Rpc2FibGU8L3N0cm9uZz4gLSBmYWxzZTwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2FkX21wdV9pbWFnZTwvc3Ryb25nPiAtIGh0dHA6Ly93d3cuY296dW1wc2lrb2xvamkuY29tL3dwLWNvbnRlbnQvdXBsb2Fkcy8yMDEwLzA4L251cnJyLmdpZjwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2FkX21wdV91cmw8L3N0cm9uZz4gLSBodHRwOi8vd3d3LmNvenVtcHNpa29sb2ppLmNvbTwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2FkX3RvcF9hZHNlbnNlPC9zdHJvbmc+IC0gPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fYWRfdG9wX2Rpc2FibGU8L3N0cm9uZz4gLSB0cnVlPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fYWRfdG9wX2ltYWdlPC9zdHJvbmc+IC0gaHR0cDovL3d3dy53b290aGVtZXMuY29tL2Fkcy80Njh4NjBhLmpwZzwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2FkX3RvcF91cmw8L3N0cm9uZz4gLSBodHRwOi8vd3d3Lndvb3RoZW1lcy5jb208L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19hZF91cmxfMTwvc3Ryb25nPiAtIGh0dHA6Ly93d3cud29vdGhlbWVzLmNvbTwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2FkX3VybF8yPC9zdHJvbmc+IC0gaHR0cDovL3d3dy53b290aGVtZXMuY29tPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fYWRfdXJsXzM8L3N0cm9uZz4gLSBodHRwOi8vd3d3Lndvb3RoZW1lcy5jb208L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19hZF91cmxfNDwvc3Ryb25nPiAtIGh0dHA6Ly93d3cud29vdGhlbWVzLmNvbTwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2FsdF9zdHlsZXNoZWV0PC9zdHJvbmc+IC0gZGVmYXVsdC5jc3M8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19hdXRob3I8L3N0cm9uZz4gLSB0cnVlPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fYXV0b19pbWc8L3N0cm9uZz4gLSB0cnVlPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fY3VzdG9tX2Nzczwvc3Ryb25nPiAtIDwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2N1c3RvbV9mYXZpY29uPC9zdHJvbmc+IC0gPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fZmVhdHVyZWRfY2F0ZWdvcnk8L3N0cm9uZz4gLSBTZWxlY3QgYSBjYXRlZ29yeTo8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19mZWF0X2VudHJpZXM8L3N0cm9uZz4gLSAxMDwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2ZlZWRidXJuZXJfaWQ8L3N0cm9uZz4gLSA8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19mZWVkYnVybmVyX3VybDwvc3Ryb25nPiAtIDwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2dvb2dsZV9hbmFseXRpY3M8L3N0cm9uZz4gLSA8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19ob21lPC9zdHJvbmc+IC0gdHJ1ZTwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2hvbWVfdGh1bWJfaGVpZ2h0PC9zdHJvbmc+IC0gNTc8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19ob21lX3RodW1iX3dpZHRoPC9zdHJvbmc+IC0gMTAwPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29faW1hZ2Vfc2luZ2xlPC9zdHJvbmc+IC0gZmFsc2U8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19sb2dvPC9zdHJvbmc+IC0gaHR0cDovL3d3dy5jb3p1bXBzaWtvbG9qaS5jb20vd3AtY29udGVudC93b29fdXBsb2Fkcy8xMC1iYW4uanBnPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fbWFudWFsPC9zdHJvbmc+IC0gaHR0cDovL3d3dy53b290aGVtZXMuY29tL3N1cHBvcnQvdGhlbWUtZG9jdW1lbnRhdGlvbi9nYXpldHRlLWVkaXRpb24vPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fcmVzaXplPC9zdHJvbmc+IC0gdHJ1ZTwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX3Nob3J0bmFtZTwvc3Ryb25nPiAtIHdvbzwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX3Nob3dfY2Fyb3VzZWw8L3N0cm9uZz4gLSBmYWxzZTwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX3Nob3dfdmlkZW88L3N0cm9uZz4gLSBmYWxzZTwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX3NpbmdsZV9oZWlnaHQ8L3N0cm9uZz4gLSAyNTA8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19zaW5nbGVfd2lkdGg8L3N0cm9uZz4gLSA0MDA8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb190YWJzPC9zdHJvbmc+IC0gZmFsc2U8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb190aGVtZW5hbWU8L3N0cm9uZz4gLSBHYXpldHRlPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fdXBsb2Fkczwvc3Ryb25nPiAtIGE6ODp7aTowO3M6NjM6Imh0dHA6Ly93d3cuY296dW1wc2lrb2xvamkuY29tL3dwLWNvbnRlbnQvd29vX3VwbG9hZHMvMTAtYmFuLmpwZyI7aToxO3M6NjI6Imh0dHA6Ly93d3cuY296dW1wc2lrb2xvamkuY29tL3dwLWNvbnRlbnQvd29vX3VwbG9hZHMvOS1iYW4uanBnIjtpOjI7czo2MjoiaHR0cDovL3d3dy5jb3p1bXBzaWtvbG9qaS5jb20vd3AtY29udGVudC93b29fdXBsb2Fkcy84LWJhbi5qcGciO2k6MztzOjYyOiJodHRwOi8vd3d3LmNvenVtcHNpa29sb2ppLmNvbS93cC1jb250ZW50L3dvb191cGxvYWRzLzctYmFuLmpwZyI7aTo0O3M6NjI6Imh0dHA6Ly93d3cuY296dW1wc2lrb2xvamkuY29tL3dwLWNvbnRlbnQvd29vX3VwbG9hZHMvNi1iYW4uanBnIjtpOjU7czo2MjoiaHR0cDovL3d3dy5jb3p1bXBzaWtvbG9qaS5jb20vd3AtY29udGVudC93b29fdXBsb2Fkcy81LWJhbi5qcGciO2k6NjtzOjYyOiJodHRwOi8vd3d3LmNvenVtcHNpa29sb2ppLmNvbS93cC1jb250ZW50L3dvb191cGxvYWRzLzQtYmFuLmpwZyI7aTo3O3M6NjU6Imh0dHA6Ly93d3cuY296dW1wc2lrb2xvamkuY29tL3dwLWNvbnRlbnQvd29vX3VwbG9hZHMvMy1iYW5uZXIuanBnIjt9PC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fdmlkZW9fY2F0ZWdvcnk8L3N0cm9uZz4gLSBTZWxlY3QgYSBjYXRlZ29yeTo8L2xpPjwvdWw+