<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Psikolog Nur GEZEK &#38; Bursa Çözüm Psikolojik Danışmanlık Merkezi</title>
	<atom:link href="http://www.cozumpsikoloji.com/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.cozumpsikoloji.com</link>
	<description>Psikolog Nur GEZEK &#38; Bursa Psikolog</description>
	<lastBuildDate>Thu, 12 Aug 2010 10:12:28 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.1</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>DÜŞÜNCE HATALARI</title>
		<link>http://www.cozumpsikoloji.com/dusunce-hatalari.html</link>
		<comments>http://www.cozumpsikoloji.com/dusunce-hatalari.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 30 Jul 2010 23:19:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[DA]]></category>
		<category><![CDATA[GENELLEME]]></category>
		<category><![CDATA[HEP]]></category>
		<category><![CDATA[IKARSAMA]]></category>
		<category><![CDATA[IRI]]></category>
		<category><![CDATA[KEYF]]></category>
		<category><![CDATA[LTME]]></category>
		<category><![CDATA[NDE]]></category>
		<category><![CDATA[NME]]></category>
		<category><![CDATA[RME]]></category>
		<category><![CDATA[SE]]></category>
		<category><![CDATA[SELLE]]></category>
		<category><![CDATA[SOYUTLAMA]]></category>
		<category><![CDATA[TME]]></category>
		<category><![CDATA[YA]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.cozumpsikoloji.com/?p=192</guid>
		<description><![CDATA[Bilişsel hatalar bilginin hatalı işlenmesi sonucunda duruma uygun olmayan ve duygusal sıkıntıya yol açan otomatik düşüncelere yol açarlar. İnsan zihnini bir fabrikaya benzetirsek, bu fabrika hammadde olarak çevreden gelen bilgiler, veriler ve algılardan bazılarını alarak işler. Diyelim ki bir bisküvi fabrikası bir çok farklı şeyden hammadde olarak un, şeker, yağ gibi hammaddeleri alır, sonra da [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bilişsel hatalar bilginin hatalı işlenmesi sonucunda duruma uygun olmayan ve duygusal sıkıntıya yol açan otomatik düşüncelere yol açarlar. İnsan zihnini bir fabrikaya benzetirsek, bu fabrika hammadde olarak çevreden gelen bilgiler, veriler ve algılardan bazılarını alarak işler. Diyelim ki bir bisküvi fabrikası bir çok farklı şeyden hammadde olarak un, şeker, yağ gibi hammaddeleri alır, sonra da bunları işleyerek bisküviye dönüştürür. Eğer bu fabrika bir kek fabrikasıysa bu kez aynı hammaddelerden ortaya çıkan ürün kek olur. Yaşadığımız olaylar ve algılarımızı da aynı şekilde zihnimiz işler ve bir ürün ortaya koyar. Örneğin bazı kişilerin zihni yaşanan olayları ve algıları genellikle gerçeğe pek uymayan biçimde felakete dönük olaylar olarak yorumlar, başka bir kişi ise olan biten çoğu şeyin kendisiyle ilgili olduğunu düşünür, işte bu tür düşünce işleme eğilimlerine düşünce hatası diyoruz.</p>
<ol>
<li><a href="http://www.cozumpsikoloji.com/tag/keyf">KEYF</a>İ Ç<a href="http://www.cozumpsikoloji.com/tag/ikarsama">IKARSAMA</a>: Sonuca atlama olarak da bilinen keyfi çıkarsama destekleyici kanıtlar olmaksızın yada gerçekte tersine kanıtlar olduğu durumda bile belli bir sonuca ulaşmayı anlatmaktadır. Amiri tarafından çağrılarak işi konusunda bilgi verilen bir memurun “yaptığım işler kötü olduğu için benimle görüşüyor” diye düşünmesi, olumlu ve destekleyici sözlerin, ilgilenme yerine acıma belirtisi olarak yorumlanması (“Bana acıdığı için beğendiğini söyledi”); işinde gecikme olan birinin ortada kanıt olmaksızın “ Bunu özellikle beni geciktirmek için yapıyorlar” diye düşünmesi bu tür düşünce hatasına örnektir.</li>
</ol>
<p> </p>
<ol>
<li><a href="http://www.cozumpsikoloji.com/tag/se">SE</a>ÇİCİ <a href="http://www.cozumpsikoloji.com/tag/soyutlama">SOYUTLAMA</a>: Olayları bağlamından kopartarak bir detaya odaklanma durumun daha belirgin diğer özelliklerini ihmal etme ve bu sınırlı özellik temelinde bütün yaşantıyı kavramlaştırmadır. Yaptığı bir konuşma bir çok kişi tarafından beğenilen kişinin konuşmayı dinleyen, ancak eleştiren bir arkadaşını sürekli düşünerek kendisini kötü hissetmesi, bütün notları pekiyi olan bir öğrencinin orta olan bir tek notuna takılarak sınıfta kalabileceğine inanması buna örnektir. Bu düşünce hatasına zihinsel filtreleme adı da verilir.</li>
</ol>
<p> </p>
<ol>
<li>AŞ<a href="http://www.cozumpsikoloji.com/tag/iri">IRI</a> <a href="http://www.cozumpsikoloji.com/tag/genelleme">GENELLEME</a>: Aşırı genelleme, sınırlı sayıda örneği temel alarak oluşturulmuş bir genel kurala inanmak ve bunu izlemektir. Örneğin eşi tarafından terk edilen birisinin “Benimle hiç kimse ilgilenmeyecek ve sevmeyecek” sonucuna varması, bir genç kızın, erkek arkadaşı onu aldattığı için “Bütün erkeklere güvenilmeyeceğini”, üzerine aldığı bir işi yapamayan kişinin “ Hiçbir işi beceremedim”, yaptığı olumlu bir davranışla ilgili eşinden herhangi bir geri bildirim almayan kişinin “ beni hiçbir zaman takdir etmiyor” diye düşünmesi buna örnek verilebilir.</li>
</ol>
<p> </p>
<ol>
<li>BÜYÜ<a href="http://www.cozumpsikoloji.com/tag/tme">TME</a> ve KÜÇÜ<a href="http://www.cozumpsikoloji.com/tag/ltme">LTME</a>: Bireyler, bazen durumları yorumlamalarına öznel birtakım ağırlıklar atfederler, örneğin olumsuz olayların bir takım ağırlıklar atfederler, örneğin olumsuz olayların daha büyük ağırlık taşıdığı ve buna kıyasla olumlu olayların daha az önemi olduğu şeklinde bir düşünme eğiliminde olabilirler. Düşünce biçimindeki bu sistematik yanlılığı olan bir öğrenci ders notları içinde düşük olan tek notu aldığı dersi önemserken (büyütme) diğer derslerden aldığı yüksek notları önemsiz görerek bu derslerin zaten kolay olduğunu düşünebilir(küçültme). Bu düşünce hatasını yapan kişiler sistematik olarak kendi yaptıklarını küçük, yapamadıklarını ise büyük görürler. Bazı kaynaklarda tanımlanan “ olumluyu yok sayma” adı verilen düşünce hatası da buna benzer. Bu düşünce hatasında kişi yaptığı olumlu şeyleri önemsiz görür. Çok iyi okuldan mezun olan depresif bir hasta “bunu herkesin yapabileceğini, sıradan ve önemsiz bir durum olduğunu düşünmektedir.</li>
</ol>
<p> </p>
<ol>
<li>İKİLİ(HEP YA <a href="http://www.cozumpsikoloji.com/tag/da">DA</a> HİÇ BİÇİMİNDE) DÜŞÜ<a href="http://www.cozumpsikoloji.com/tag/nme">NME</a>: Bireyler bazen durumları hep ya da hiç algoritmasına veya siyah beyaz  biçimine indirgerler. Her türlü denetim v yaşantının iki uç bağlamında değerlendirilmesi söz konusudur. Bir şey ya tam olmuştur ya da  yoktur, bu iki uç arasında yer alan noktalar görülmez. “Eğer mükemmel değilsem başarısızım”, “ Beni eleştiriyorsa hiç sevmiyor demektir.”. Bu durumu aşırı basitleştirir, yaratıcı çözüm yollarını tıkar, felaketleştirmeye yol açar ve lüzumsuz sıkıntı ve çatışmaya yol açar. Bu düşünce hatasını yapan  bir kişi bir arkadaşının yapıcı bir biçimde getirdiği bir eleştiri sonunda “ Beni hiç sevmiyor” sonucuna ulaşabilir.</li>
</ol>
<p> </p>
<ol>
<li>KİŞİ<a href="http://www.cozumpsikoloji.com/tag/se">SE</a>LLEŞTİ<a href="http://www.cozumpsikoloji.com/tag/rme">RME</a>: Sıkıntıda olan bireyler sıklıkla kendi kendilerine ve kendi ruhsal acılarına aşırı odaklanırlar. Bu nedenle olumsuz bir olay veya durum ortaya çıktığında reddedildikleri ve suçlandıkları şeklinde kendileriyle ilgili olduğunu düşünme eğilimindedirler. Yakından gözden geçirildiğinde olumsuz olayın şahsi olarak kişiyle çok az  ya da hiç ilgili olmadığı, fakat onların sanki kendilerine yönelikmiş gibi tepki verdikleri görülür. Kişiselleştirme düşünce hatası kişinin kendisiyle ilgili olmayan ve ya çok az ilgili ola bir olayı kendisiyle bağlantılı görmesi ve olayın olumsuz sonuçlarından kendisini sorumlu tutmasıdır. Örneğin çocuğu kötü not alan bir annenin “Ben kötü anneyim” sonucuna ulaşması, bulunduğu bir toplantıya birisi gelmediğinde kişinin “ Ben varım diye gelmedi”; sosyal kaygısı olan birinin “ Benim yaptığım harekete gülüyorlar”; konuşmayan bir arkadaşı olduğunda kişinin “ Bana kızdığı için susuyor” şeklinde düşünmesi bu duruma örnek verilebilir.</li>
</ol>
<p> </p>
<ol>
<li>FELAKETLEŞTİ<a href="http://www.cozumpsikoloji.com/tag/rme">RME</a>: Olması muhtemel diğer sonuçları hesaba katmaksızın geleceği hep olumsuz olarak öngörme. Küçük bir kanıttan yola çıkarak o kanıtı da yeterince değerlendirmeden ve olması muhtemel diğer sonuçları hesaba katmaksızın durumu hep olumsuz olarak öngörme; “pireyi deve yapmak” deyimi tam da bu durumu anlatır. Öngörme yeteneği her nedense sadece gelecekteki olumsuz olayları gösteren bir niteliktir. “Çok kötüyüm. Hiç düzelmeyeceğim. “İşi yetiştiremedim, beni kovacak” ; “heyecandan tek bir kelime bile edemeyeceğim” gibi.</li>
</ol>
<p> </p>
<ol>
<li>OLMALI İFADELERİ: -malı, -meli tarzı adı da verilen bu düşünce biçiminde kişinin kendisinin, diğerlerinin nasıl davranması ve dünyanın nasıl olması gerektiği konusunda katı kuralları vardır. Kişi bu kuralların gerçekleşmemesi halinde olacak kötü sonuçları abartır. Bu, bir şeyi doğru yapmanın sadece bir tek doğru yolu olduğuna inanmaktır. “ İnsanlar haksızlık yapmamalıdır.” “Herkesi memnun etmeliyim.” “İnsan önce başkalarını düşünmelidir.” “Çocuklarımı eşit sevmeliyim.” “Asla öfke ve kıskançlık duymamalıyım.” Kendimizle ilgili bu tarz düşüncenin getirdiği kurallara uymadığımızda suçluluk, başkaları uymadığında öfke ve kızgınlık hissederiz.</li>
</ol>
<p> </p>
<ol>
<li>ZİHİN OKUMA: diğer insanların ne düşündüğünü bildiğimize ve onların da bizim ne düşündüğümüzü bildiklerine- bilmeleri gerektiğine inanmak. “Sormaya gerek yok, ne söyleyeceğini biliyorum.” Biz konuşurken esneyen birini gördüğümüzde “Sıkıldı , ben onu sıktım” diye düşünmek. Selam verdiğimiz bir arkadaşımız bizi görmeyince “Benden hoşlanmıyor, beni adam yerine koymuyor” diye düşünmek ya da insanların bizi küçük gördüğüne inanmak ve bunu kontrol etme ihtiyacı dahi duymamak bu düşünce hatalarının örnekleridir.</li>
</ol>
<p> </p>
<ol>
<li>DUYGUDAN SONUCA ULAŞMAK: Tersine kanıtlar olmasına rağmen bunları yok sayarak ya da ihmal ederek sadece öyle hissedildiği için( aslında inanıldığı için) bir şeyin doğru olduğuna inanmak. “Belki bazı şeyleri yapabildim, ama öyle hissediyorum ki ben başarısız biriyim.”, “Korktuğuma göre tehlikeli bir durum var.”</li>
</ol>
<p> </p>
<ol>
<li>ETİKETLEME: Daha uygun ve gerçeği kapsayabilecek değerlendirmeler yapmak yerine kişinin kendisine ve ya diğerlerine genel etiketler yapıştırması ve bütün durumu bu nitelemenin ışığında değerlendirmesi. Bir işte başarısız olan birinin ben bu işi beceremedim demek yerine “ Beceriksizin biriyim”; oğlu ders çalışmayan bir annenin oğlum ders çalışmıyor diye değerlendirmek yerine “ Oğlum tembel”; tek bir konuda gerçeği tam söylemeyen biriyle ilgili “ O yalancı” diye düşünme bu düşünce hatasına örnek olarak verilebilir.</li>
</ol>
<p> </p>
<p>Bireyin bir otomatik düşüncesinde birden fazla düşünce hatası olabilir. Örneğin yapamadığı bir işten sonra “ Ben beceriksizin tekiyim” diye düşünen bir kişi hem etiketleme (beceriksizim), hem de hep ya da hiç biçiminde düşünme hatalarını yapmaktadır. Bir arkadaşımızın sıkıldığını gördüğümüz zaman “benden sıkıldı” diye düşündüğümüzde kişiselleştirme, zihin okuma ve keyfi çıkarsama yapmış oluruz. Düşünce hataların kişinin hayatını olumsuz yönde etkilediği gerçektir, bir çok yanlış kararın alınmasına, yanlış seçimlere ve depresyona yol açtığından mutlaka terapi süreciyle düşünce hataların tespiti gerekir. Bilişsel psikoterapinin temel hedefi terapi süreci içinde danışanla birlikte çalışarak uygunsuz davranışların ve olumsuz duyguların sürmesine yol açan hatalı bilgi işleme sürecini düzeltmek ve işlevi bozuk sayıtlıları ve inançları gerçeğe daha uygun ve işlevsel olanlarla değiştirmektir.</p>
<p>Kaynak: Bilişsel Terapi Temel İlkeler ve Uygulama</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.cozumpsikoloji.com/dusunce-hatalari.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>HAYATIN ANLAMI NEDİR?</title>
		<link>http://www.cozumpsikoloji.com/hayatin-anlami-nedir.html</link>
		<comments>http://www.cozumpsikoloji.com/hayatin-anlami-nedir.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 02 Apr 2010 22:34:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[AMA]]></category>
		<category><![CDATA[ANLAMI]]></category>
		<category><![CDATA[Hasta Bir Toplumdan]]></category>
		<category><![CDATA[HAYATIN]]></category>
		<category><![CDATA[KISA]]></category>
		<category><![CDATA[NE]]></category>
		<category><![CDATA[Nur Gezek]]></category>
		<category><![CDATA[Olmaktan Korkmak]]></category>
		<category><![CDATA[SANATI]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal Bilin]]></category>
		<category><![CDATA[VE]]></category>
		<category><![CDATA[YA]]></category>
		<category><![CDATA[ZER]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.cozumpsikoloji.com/?p=175</guid>
		<description><![CDATA[HAYATIN ANLAMI VE YAŞAMA SANATI ÜZERİNE KISA NOTLAR
Yaşamak bir sanattır ve bu sanat bir insanın yapabileceği en önemli, en zor ve en çetrefilli( çok yönlü ya da karmaşık) sanat türüdür. Bu sanatın özel araç ve gereçleri bulunmaz. Onun tek aracı, insanın kendisi ve potansiyel güçleridir. Yaşama sanatının içinde insan, hem sanatçı, ama aynı anda hem [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>HAYATIN ANLAMI VE YAŞAMA SANATI ÜZERİ<a href="http://www.cozumpsikoloji.com/tag/ne">NE</a> <a href="http://www.cozumpsikoloji.com/tag/kisa">KISA</a> NOTLAR</p>
<p>Yaşamak bir sanattır ve bu sanat bir insanın yapabileceği en önemli, en zor ve en çetrefilli( çok yönlü ya da karmaşık) sanat türüdür. Bu sanatın özel araç ve gereçleri bulunmaz. Onun tek aracı, insanın kendisi ve potansiyel güçleridir. Yaşama sanatının içinde insan, hem sanatçı, ama aynı anda hem de sanatçının ürünüdür. Yani hem heykeltıraş, hem de taş veya hem doktor hem de hastadır. (Psikanaliz ve Ahlak)</p>
<p>İnsanın hayatı boyunca en önemli ödevi, kendi içsel güçlerinin ve iç potansiyelinin gelişmesine, ortaya çıkmasına, kısaca içsel doğumuna gayret etmektir. Bu çalışmanın sonucu ve mükafatı ise, kendi gerçek kişiliğini elde etmesidir. Bir kişinin elindeki bu potansiyel güçleri ne dereceye kadar gerçekleştirdiği ve ne kadarını kullanıma sunduğu, yani ödevini ne kadar başardığı, objektif bir değerlendirme ile hemen ortaya çıkar. Kendini gerçekleştirmekte başarısız kalan bir, tıpkı ödevini yapmamış bir öğrenci gibidir. Ve onu “ tembel” ya da “başarısız” olarak nitelendirmek mümkündür. O kişinin bir sürü zorluklarla mücadele etmek zorunda kalması ya da onunla birlikte diğer kişilerin ve herkesin de ödevini yapmamış olması gibi bahaneler ve mazeretler, bizim bu kararımızı değiştirmez. Çünkü insanın bir tek var olma nedeni vardır, o da kendini ve potansiyel güçlerini geliştirmesidir. Kişiyi saran olumsuz koşulları görmek ya da anlamak, belki bizde acı veya üzüntü duygularının canlanmasına yol açabilir. Ama bu, o kişinin ödevini yapmamasını haklı göstermez. Bir insanı anlamak, onun her hareketini doğrulamak demek değildir. Bir insanı anlamak, onu koşulları içinde değerlendirmektir. Yoksa hiç kimse bir hakim ya da tanrı gibi, bir diğerini yargılama hakkına sahip değildir. (Psikanaliz ve Ahlak)</p>
<p>İnsancıl ahlak anlayışı insanı, kendi fiziksel ve ruhsal bütünlüğü içinde ele alır. Bu anlayışa göre, insan, kendi kendisinin hedefi ve amacı olabilmek için, önce kendisini bilmek ve kendisi olmak kararını almalıdır. İnsancıl ahlak şöyle söyler: İnsan eğer canlıysa neleri yapması gerektiğini iyi bilir. Canlı olmak çalışkan ve üretici olmak, ayrıca kendi insanca güçlerini soyut bir takım hedefler yerine, kendisi, insan ve varoluş amacı doğrultusunda kullanmak demektir. Eğer bir kişi kendi ideallerinin ve varoluş amacının, kendisi dışında ( göklerde, geçmişte ya da gelecekte ) olduğuna inanıyorsa, o kişi kendini ve gerçekliği dışarıda arar ve hiçbir zamanda onu bulamaz. Böyle bir insan, ömrünü mümkün olan her yerde kendisine cevaplar ve çözümler arayarak geçirir. Oysa gerçek kendisine öylesine yakındır ki: Cevap kendinde ve kendi içindedir. (Psikanaliz ve Ahlak)</p>
<p>İnsan, ,içinden gelen sese göre davranır ve böylece kendi özünü gerçekleştirerek, insan oluşunu ortaya koyarsa, dünya ile ilişkiye geçmiş demektir. O, artık yalnız, tek başına ve içine kapalı bir atom olmaktan çıkıp; çalışan, üreten ve yaratan bir birey olmuştur. Ve bu yolla, yaşamanın tek amacının, hayatın doğrulanması ve dolu dolu yaşanması olduğunu da anlar. (Özgür <a href="http://www.cozumpsikoloji.com/tag/olmaktan-korkmak">Olmaktan Korkmak</a>)</p>
<p>Korkular, anlamsızlık duygusu, güçsüzlük ve ölümden sonra ne olacağını bilememe gibi düşünceler, insanların çoğu için dayanılması mümkün olmayan bir ruhsal durum oluştururlar. Ama böylesi korkulara kapılan herkes, kendini huzurlu hissetme, hayatı sevme ve gelecekten korkmadan ileriye doğru adım atma şanslarını da yitirir. (Özgür <a href="http://www.cozumpsikoloji.com/tag/olmaktan-korkmak">Olmaktan Korkmak</a>)</p>
<p>İnsan, tarihsel çelişki ve çatışmalara karşı tepkide bulunma ve bunları kendi davranışları ile düzeltme imkanına sahiptir. Kendi varoluşundan kaynaklanan çelişki ve sorunları ise çözemez. Onlara karşı ancak değişik tepkiler gösterir. Bazen, süslenmiş ve güzelleştirilmiş olan sakinleştirici ideolojilere sığınır. Kimi zaman içsel huzursuzluğunu, aşırı bir aktivite (canlılık) ile aşmaya çalışır. Kendini, kendi dışındaki egemen güçlerin elinde edilgen bir araç haline getirip, özgürlüğün sorumluluğundan kurtulmak isteyebilir. Böylece kişiliğini ortadan yok ederek, huzura ulaşacağını sanır. Ama sonuçta yine huzursuz, mutsuz ve korku dolu olarak kalır. ( Psikanaliz ve Ahlak)</p>
<p>İnsanın ( açlık, susuzluk, uyku ve cinsel ihtiyaç gibi) hayvanla benzeşen ihtiyaçları önemlidir. Çünkü bunlar, vücudun biyolojik ihtiyaçlarından kaynaklanır ve eğer doyurulmazlarsa, insan üzerinde büyük bir baskı oluştururlar. Ama bu fizyolojik ihtiyaçların giderilmesi, o insanın zihinsel ve ruhsal olarak da sağlıklı olmasına yetmez. Böylesi bir sağlık için, insana özel ve insan olmak nedeniyle ortaya çıkan ihtiyaçların tatmin edilmesi gerekir. Bu tür ihtiyaçlardan en belli başlı olanları şunlardır: Bir yere ait olmak, yakınlık hissi, kökten ilişkiler yaşamak, insanlarla özdeşleşmek, davranışlarını ayarlayacak bir düşünce planına sahip olmak, fiziksel olanın ötesine ulaşma arzusu ve kendini verip, adayabilecekleri bir nesne bulmak. Önce varoluşundan kaynaklanan çelişki ve sorunlara her an yeni çözümler ve cevaplar bulmak zorunda oluş, sonra da evren, diğer insanlar ve giderek insanın kendisi ile daima yeni ve daha ileride bir bütünselliğe ulaşma çabası, her türlü psişik gücün kaynağını oluştururlar. Bu güç insanı motive ederek aktif olmaya yöneltir. Ama aynı kaynaktan beslenen insanın tutkuları, heyecanları ve korkuları da insanı engelleyici bir etki yaratırlar. ( <a href="http://www.cozumpsikoloji.com/tag/hasta-bir-toplumdan">Hasta Bir Toplumdan</a> Çıkış Yolları)</p>
<p>İnsan, diğer insanlar ve evren ile birlik içinde olduğu o ilk bütünsellik halinden ayrılıp, kendi bireyselliğinin farkına vardıkça, önünse iki seçeneğin var olduğunu görür. &lt;ya içinden gelen sevgi ve üretici çalışma güçlerini kullanarak ( yani kendini gerçekleştirerek) dünya ile bir olmaya çalışacak ya da özgürlüğünü ve kendi kişisel bütünlüğünü feda ederek, herhangi bir biçimde “güvensizlik içindeki bir asalak” olarak hayatını sürdürecektir. (Özgür <a href="http://www.cozumpsikoloji.com/tag/olmaktan-korkmak">Olmaktan Korkmak</a>)</p>
<p>“Canlı olmak” statik ( yani durağan) değil, dinamik bir süreçtir. Fiziksel bir organizmanın kendine özgü güçlerinin varlığı, onların gerçekleştirmesini zorunlu kılar. Aslında bu varoluş ve gelişim dediğimiz olgu, bir ve aynı şeydir. Her organizma, kendindeki bu potansiyel imkanları değerlendirme, açma, geliştirme ve serpilme yönünde bir eğilim gösterir. Bu nedenle, insanca bir hayatın amacı, insanın kendi içsel güçlerini, insanın doğasına uygun olan bir biçimde geliştirmesidir. (Psikanaliz ve Ahlak)</p>
<p>Eğer bir insanın varoluşu, kendi çabaları ile olmuşsa ve o insan kendi ayakları üzerinde duruyorsa, böyle bir kimse kendini güçsüz hissetmez ve peşine takılacak ideolojiler aramak gereğini de duymaz. Bir insan kendi akıl ve sevgi güçlerini ne kadar geliştirirse, kendisi ve çevresiyle özdeşlik ve birlik duygusu da o kadar artar. Çünkü onun bu olgun kişiliği, kendi benliğinin meyvasıdır ve herhangi bir toplumsal rol ya da statüden doğmaz. Böyle bir insan başkalarına ne kadar çok verir ve içsel bütünlüğü ile özgürlüğünü feda etmeden onlarla ne kadar ilişkiye girerse, görür ki; ortaya çıkan o insanca öz, herkeste aynıdır. ( <a href="http://www.cozumpsikoloji.com/tag/toplumsal-bilin">Toplumsal Bilin</a>çaltının Araştırılması)</p>
<p>Hayatın anlamı ve amacı,  yoğun yaşamak, özgür olmak ve tam uyanık ( dikkatli) bulunmaktır. Güçsüzlük duygusu ile birtakım çocuksu düşüncelerin peşine takılmadan, kendi sınırlı ama gerçek güçlerini tanıyıp, onlara ulaşmaya çalışmaktır. İnsanın hem dünyanın merkezi olacak kadar önemli, hem de bir ormandaki sinek kadar önemsiz olduğu gerçeğini ve çelişkisini kavrayacak olgunluğa ulaşmaktır. Hayatı sevmek ve buna rağmen ölümden korkmadan, onu kabullenmek becerisidir. Hayatla ilgili bizi ilgilendiren bir çok soruya cevap bulamamak, ama bunca belirsizliğe rağmen, gerçeği böyle olduğu gibi kabul etmektir. Kendimizden bir parça olan düşünme ve hissetme özelliklerimizle, hem kendimizi biricik ve tek, ama aynı zamanda sevdiğimiz insanla, doğayla, diğer insanlar ve kısaca tüm evrenle bir ve aynı hissedebilmektir. Bizi kendi gerçek özümüze, ben’imize çağıran vicdanımızın sesini dinlemek ve onu izlemek ama bunu başaramadığımız zaman da, kendimizden nefret etmemektir. ( <a href="http://www.cozumpsikoloji.com/tag/hasta-bir-toplumdan">Hasta Bir Toplumdan</a> Çıkış Yolları)</p>
<p>Tek bir çözüm var: Gerçeğin gözünün içine bakmak. İnsan dünyada tek başına ve onun kaderine ilgisizmiş gibi duran evrenin içinde yapayalnız. İşte bu gerçeği görmek ve kabul etmek zorundayız. Ve bu sorunu insanların kendi başlarına göğüslemekten başka çareleri de yok. Bunu, onlar için çözecek doğaüstü bir güç de bulunmamakta. İnsan, kendi sorumluluğunu bilmek, bunu üstlenmek ve hayatına ancak kendisinin, o da kendi içsel güçlerini ( sevgi, akıl ve üretici güçler) geliştirip, onların meyvalarını oluşturarak bir anlam verebileceğini, artık iyice anlamalıdır. Ama bu anlamlandırma olayı, insana bir güven ve bir kesinlik rahatlığı getirmez. Çünkü kesinlik arayışı, insanın kendisini geliştirmesini engeller. İnsana kendi güçlerini geliştirmek, güzelleştirmek ve meyva vermesini sağlamak imkanını veren, bilinmezlik ve belirsizliktir. Gerçeği korkusuzca algılayabilenler şunu görürler: hayata siz nasıl bir anlam veriyorsanız, o da size öyle gözükecektir. Üretici, geliştirici ve sevgi dolu yaşamakla, insan kendi hayatını da öyle kurmuş ve belirlemiş olur.</p>
<p>Kaynak: Yaşama Sanatı (Erich Fromm)</p>
<p>Hazırlayan: Psk.Nur GEZEK</p>
<p><a title="bursa psikolog" href="http://www.cozumpsikoloji.com"><strong>Bursa psikolog</strong></a> <a href="http://www.cozumpsikoloji.com/tag/nur-gezek">Nur Gezek</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.cozumpsikoloji.com/hayatin-anlami-nedir.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>NEDEN MUTLU EVLİLİKLER YOK DENECEK KADAR AZ?</title>
		<link>http://www.cozumpsikoloji.com/neden-mutlu-evlilikler-yok-denecek-kadar-az.html</link>
		<comments>http://www.cozumpsikoloji.com/neden-mutlu-evlilikler-yok-denecek-kadar-az.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 12 Mar 2010 01:25:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[AZ]]></category>
		<category><![CDATA[Bursa Psikolog Nur Gezek]]></category>
		<category><![CDATA[DENECEK]]></category>
		<category><![CDATA[EVL]]></category>
		<category><![CDATA[KADAR]]></category>
		<category><![CDATA[Kaynak Kad]]></category>
		<category><![CDATA[KLER]]></category>
		<category><![CDATA[Meryem Ana]]></category>
		<category><![CDATA[MUTLU]]></category>
		<category><![CDATA[NEDEN]]></category>
		<category><![CDATA[Psikolojisi Karen Horney]]></category>
		<category><![CDATA[RE]]></category>
		<category><![CDATA[SORUNLARI]]></category>
		<category><![CDATA[YOK]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.cozumpsikoloji.com/?p=168</guid>
		<description><![CDATA[NEDEN MUTLU EVLİLİKLER YOK DENECEK KADAR AZ? ( KAREN HORNEY’E GÖRE EVLİLİK SORUNLARI)
“Neden güzel evlilikler böylesine seyrektir. Eşlerin gelişme güçlerini boğazlamayan, gerilimlerin, gizli akımların eve yansıtılmadığı, ya da çok yoğun olan bu akımların içten, iyi yürekli bir önemsemeyişle karşılandığı iyi evlilikler neden böylesine ender rastlanır bir şeydir? Acaba evlilik kurumunun, insan varlığının bazı gerçekleriyle uzlaşamayacağı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>NEDEN MUTLU EVLİLİKLER YOK DENECEK KADAR AZ? ( KAREN HORNEY’E GÖ<a href="http://www.cozumpsikoloji.com/tag/re">RE</a> <a href="http://www.cozumpsikoloji.com/tag/evl">EVL</a>İLİK <a href="http://www.cozumpsikoloji.com/tag/sorunlari">SORUNLARI</a>)</p>
<p>“Neden güzel evlilikler böylesine seyrektir. Eşlerin gelişme güçlerini boğazlamayan, gerilimlerin, gizli akımların eve yansıtılmadığı, ya da çok yoğun olan bu akımların içten, iyi yürekli bir önemsemeyişle karşılandığı iyi evlilikler neden böylesine ender rastlanır bir şeydir? Acaba evlilik kurumunun, insan varlığının bazı gerçekleriyle uzlaşamayacağı doğru olabilir mi? Yoksa evlilik, ortadan kalkmak üzere olan bir yanılsama mıdır? Ya da özellikle çağdaş insan onu ayakta tutabilme gücünden yoksun mudur? Kabul edemediğimiz başarısızlık evlilik kurumunun kendisine mi aittir ya da bu, yürüyemeyeceğine inandığımız zamanki kendi başarısızlığımız mıdır? Neden evlilik genellikle sevginin ölümü olmaktadır? Kaçınılmaz bir yasaymış gibi bu duruma boyun eğmemiz mi gerekiyor, yoksa içimizdeki değişik içerik ve etkilere sahip, belki de tanıyabileceğimiz, hatta etkilerini önleyebileceğimiz ama gene de bizi harap eden birtakım güçlere mi bağlıyız?</p>
<p>Sorun yüzeyde oldukça basit gözükmektedir. Aynı insanla uzun süre yaşama programı genelde, özellikle de cinsel ilişkiler alanında sıkıcı ve boğucu bir hava yaratmaktadır. Dolayısıyla yavaş yavaş soğuma ve kopma kaçınılmaz gibidir. Monoton ve sıkıcı geçen yıllardan ötürü evliliğin olanca parlaklığını, canlılığını, ruhunu yitirdiğini görmek yüzeysel bir gözlemdir.</p>
<p>Evlilik sorunlarının altında yatan gizli güçleri görmek gerçekten zor değildir, ama bu, uçurumun kıyısından aşağılara şöyle bir bakmak kadar ürperticidir. Evlilikteki boşluğun basit bir yorgunluk yüzünde değil, ayrıca alttan alta işleyen ve kaynakları saptanmamış gizli yıkıcı güçlerin ürünü olduğunu; evliliğin hayal kırıklıklarının, kuşkunun, düşmanlığın ve nefretin tohumlarının bereketli topraklar üzerine ekilmesinden başka bir şey olmadığını kavramak için Freud’un görüşlerini öğrenmek gerekmez. Bu güçleri, özellikle de kendi içimizdekileri bulup çıkarmaktan hoşlanmayız, çünkü onlar bizim için gizemli anlaşılmaz şeylerdir. Bu güçleri kavramamız, kendi kendimizden rahatsız edici isteklerde bulunmamız demektir. Ancak, eğer evlilik sorunlarına psikolojik bakış açısından yaklaşıp, irdelemeyi gerçekten istiyorsak, araştırıp derinleştirmemiz gereken bilinçlenme, işte bu tür bir bilinçlenmedir. Ve temel psikolojik soru şu olacaktır: Eşten tiksinme nasıl ortaya çıkar?</p>
<p>Her şeyden önce çok bilinen doğal birkaç neden vardır. Bunlar ister kutsal kitaplardaki insanın günahkar olduğu yönündeki görüşleri kabul edelim, ister yarı deli olduğumuzu ileri süren Mark Twaine’e inanalım ya da çağdaş terimlerle bunu bir nevroz olarak adlandıralım, bizim insan olarak sahip olduğumuzu bildiğimiz insanın doğal sınırlarından kaynaklanmaktadır. Ve bütün bu farklı görüşler tek bir istisna tanırlar. Kendimiz. Kafasında evlenme kararını evire çevire düşünen birisi şunu soracaktır kendi kendine: evliliğin gerektirdiği özellikleri sonunda geliştirebilecek bir insan mıyım ben? Eğer bir koca kendi bağımsızlığı yanılsamasına sığınmışsa, karısının kendisine ihtiyaç duyduğu ve kendisine bağlı olduğu düşüncesine karşı gizli bir hoşnutsuzlukla tepki gösterecektir. Buna karşılık olarak kadın, kocasındaki bastırılmış başkaldırı eğilimlerini sezecek ve onu kaybetme korkusuyla gizlenen bir kaygıyla tepki gösterecek ve içgüdüsel olarak bu kaygı, kocası üzerindeki isteklerinin artmasına yol açacaktır. Koca buna karşı aşırı bir duyarlılıkla ve savunmayla tepki gösterecek; bu karşılıklı tepkiler ta ki bentler yıkılıp da ortalığı sel basıncaya dek sürüp gider, yine de ne kadın, ne de koca altta yatan tedirginliği, sinirliliği göremez. Ve bardağı taşıran son damla, çok önemsiz bir şey olabilir. Evlilikle karşılaştırılınca kur yapma, geçici arkadaşlık ya da ilişki temelindeki geçici birliktelikler, yapısal olarak daha basittir, çünkü burada eşin kaba yanlarıyla sürtüşmeden kaçınmak çok daha kolaydır.</p>
<p>Ayrıca genel insanlık özürlerimizden bir tanesi de dış dünyamızda olduğu kadar iç dünyamızda da mutlak gerekenden daha büyük bir çabayı ortaya koymayı sevmeyişimizdir. Yaşam boyu garanti bir işi olduğundan emin olan bir memur, genellikle işinde gereken çabayı harcamaz. İşi şöyle ya da böyle güvencededir ve herhangi biri hatta gündelikçi bir işçi kadar bile kariyeri için rekabet edip savaşmak durumunda değildir. Gelin evlilik anlaşmasının yasaca onaylanan ya da yasal destek olmaksızın, genel toplumsal değerler tarafından onaylanan ayrıcalıklarına şöylece bir göz atalım. Psikolojik bakış açısından, yaşam boyu birlikteliği, bağlılığı, hatta cinsel işbirliğini destekleme yetkisinin, evlilik üzerine dayanılmaz bir yük yıktığını, evliliği işten çıkarılması olanaksız bir memur olayıyla öldürücü bir benzeşmeye iten büyük bir tehlikeden başka bir şey olmadığını kolayca görebiliriz. Evliliğe yönelik eğitim öylesine yetersizdir ki, birçoğumuz, aşık olma lütfuna ulaştığımız zaman bile iyi bir evliliği ancak adım adım kurabileceğimizi bilmeyiz. Çünkü yasayla mutluluk arasındaki o derin uçuruma köprü olabilecek tek bir yol vardır. Bu eşimiz üzerindeki isteklerimize karşı ruhsal alanda bir vazgeçme tutumu içerir. Burada isteği arzu anlamında değil, kazanılmış bir hak isteği anlamında kullandığımı belirtmek isterim. Bu genel güçlüklere ek olarak her bireysel durumda farklı ortaya çıkış sıklığı, niteliği ve yoğunluğu bulunan daha kişisel güçlüklerin varlığı da söz konusudur. İşte burada sevginin yaralanıp nefretin doğduğu bir sayısız tuzaklar zinciriyle karşı karşıya olduğumuzu vurgulamak isterim.</p>
<p>Eğer kendimize “doğru” bir eş seçemezsek, evliliğimizi ta başından başlayarak kötü bir gelecek bekliyor demektir. Yaşamımızı paylaşacağımız bir insanı seçme konusunda sık sık yanlış bir seçim yapmamızı nasıl açıklayacağız? Burada gerçekten olup biten nedir? Bu, kendi ihtiyaçlarımızın farkında olmayışımızdan mı kaynaklanıyor? Yoksa karşımızdaki insanın kendisinden mi? Yada aşık olmanın etkisi altındaki geçici körlükten mi? Gerçekten de bütün bu etkenler araya girebilir. Yine de gönüllü evliliklerin hepten yanlış seçimlere dayanmadığını anımsamamız gerektiğine inanıyorum. Karşımızdaki insanın bir özelliği gerçekten de bizim beklentilerimizden birisine karşılık gelmiştir; ondaki bir şey, içimizdeki bir arzuyu gerçekten yerine getirmeyi vaat etmektedir, belki de gerçekten o şey evlilikte arzumuzu yerine getirmiştir. Yine de kişinin eğer eşle ortak yanları yoksa gerçek kişiliğin geri kalanı bir köşeye çekilir ve bu yabancılık kaçınılmaz olarak kalıcı bir ilişkiyi yaralar. Örneğin bir erkekte bir çok erkeğin arkasından koştuğu bir kadına sahip olmak karşı konulmaz bir güdü olabilir. Ama bu, sevgi için özellikle elverişsiz bir durumdur, çünkü kadına duyulan arzunun, öteki rakiplerin yenilmesiyle birlikte yavaş yavaş sönmesi gerekecek ve ancak bilinçsizce aranan yeni rakiplerin sahneye çıkmasıyla birlikte yeniden alevlenebilecektir. Ya da bir eş gerçekten çekici gözükebilir, çünkü ekonomik, toplumsal ve ruhsal alanlardaki fark edilme özlemlerinizi gerçekleştirmeyi vaad edebilir. Ya da bir başka olayda eş seçimini, eski gücünü koruyan çocukluk arzuları belirleyebilir. Örneğin şu an aklıma, dört yaşında annesini yitirmiş, özellikle bir anneye yönelik derin bir özlem duyan, olağanüstü yetenekli ve başarılı genç bir adam geliyor; kendisinden yaşlı, şişmanca, iki çocuk sahibi, yetenek ve kişilik açısından kendisinden oldukça farklı bir konumdaki bir dulla evlenmişti. Ya da on yedi yaşında, kendisinden otuz yaş büyük, fiziksel ve ruhsal özellikleriyle babasına karşılık gelen bir adamla evlenen bir genç kızın durumunu ele alalım. Bu adam çocukluk arzuları serpilip gelişinceye dek kadını birkaç yıl oldukça mutlu edebilmişti, ancak bu süre içinde aralarında her hangi bir cinsel ilişki olmamıştı. Daha sonra genç kadın, gerçekten çok yalnız olduğunu algılamış ve bir çok çekici özellikleri olmasına rağmen kendisi için pek önemi olmayan bir adama bağlanmıştı. Bu ve daha sayısız örnekte gördüğümüz, içimizdeki bir çok şeyin bomboş ve yerine getirilmemiş olarak kalmasıdır. Arzunun ilk yerine getirilişini sonrasında yaşanan hayal kırıklığı izler. Buradaki hayal kırıklığı henüz tiksintiye yol açacak kadar önemli değildir. Ne kadar çağdaş olsak, içgüdüsel yaşantımızı ne kadar denetim altına almış olsak da derinlerde bir yerlerde gizli özlemlerimizin gerçekleşmesini engelleme tehdidinde bulunan kişi ya da güçlere karşı dinmeyen bir öfke beslemek bizim doğamızda vardır. Biz varlığınız hissetmesek de bu öfke yavaş yavaş büyüyecek ve yine bu öfkenin yol açacağı sonuçlara sırtımızı dönsek de o, yaşamımızda etkin bir güç olmayı sürdürecektir. Ve eşimiz kendisine yönelik tutumumuzun daha eleştirel, daha sabırsız ya da daha savsaklayıcı olduğunu sezinleyecektir.</p>
<p>Genellikle etkinliklerimizde kendimizi olduğumuzdan daha bütünlük içinde algılarız, çünkü içgüdüsel olarak içimizdeki çelişik durumların, kişiliğimize ya da yaşamımıza yönelik bir tehlike içerdiğine inanırız. Bu tür iç çelişkilerin kendilerini cinsel alanda daha güçlü olarak ve kolayca dile getirmesi çok doğaldır. Çünkü iş ve bireylerarası ilişkiler gibi yaşamın öteki alanlarında dış gerçeklik, bizi daha bir birlik içinde ve uyumlu olmaya zorlamaktadır. Genellikle dümdüz bir çizgi üzerinde yürüyen insanlar bile cinselliği, çelişik fantezilerin oyun alanı yapmaya kolayca özenebilirler. Ve bütün bu değişik beklentilerin, fantezilerin evliliğe de aktarılması çok doğaldır.</p>
<p>Bu konuyu örneklemek için kendisinden çok çok canlı, yetenekli ve annelik tipini dile getiren bir kadınla evlenen yumuşak huylu, bağımlı bir anlamda kadınsı bir erkeğin öyküsüne değinmek istiyorum. Evlilikleri tam ve gerçek bir aşk evliliğiydi. Yine de erkekler arasında çok sık rastlandığı gibi, bu erkeğin istekleri de birbiriyle çelişiyordu. Kendi karısının dışında kur yapmaya elverişli ve karısının kendisine veremeyeceği her şeye karşılık verebilecek bir kadına kendini kaptırmıştı. Ve evliliklerini yıkan erkeğin arzularındaki bu ikilikti.</p>
<p>Burada ayrıca kendi ailelerine çok yakın bağları bulunmasına rağmen, ırk, görünüm, ilgi alanları, toplumsal konum bağlamında kendi kökenlerinin tam tersine karşılık gelen kadınları kendilerine eş olarak seçen erkeklerin durumunu da ele alabiliriz. Ancak bu tür insanlar aynı zamanda söz konusu farklılıkları benimseyemedikleri için, daha tanıdık bildik bir tip arayışı içine girerler.</p>
<p>Ya da çok hırslı, her zaman en üstte, en önde olmayı isteyen, yine de bu hırs dolu hayalleri algılayıp tanımaya cesaret edemeyen, bunun yerine kocalarının bu arzuları kendileri için yerine getirmelerini isteyen kadınlardan da söz etmek olasıdır. Koca, hayranlık duyulan, çok ünlü, öteki insanlardan üstün ve başarılı olmalıdır. Elbette beklentilerinin tümünü yerine getiren kocalarla mutlu olan kadınlar vardır. Yine de sık sık görüldüğü gibi böyle bir evliliğin akışı içerisinde kadın, beklentilerinin kocası tarafından yerine getirilmesine izin vermeyecektir, çünkü kendi güç ve otorite özleminin kocası tarafından gölgede bırakılmasına katlanamaz.</p>
<p>Son olarak, kadınsı, yumuşak huylu ve zayıf bir koca seçen kadınlara vardır. Bu kadınlar, genellikle farkında olmamalarına rağmen, kendi erkeksi tutumları tarafından güdülendirilirler. Buna rağmen bu kadınlar kendilerine zorla sahip olacak vahşi, güçlü bir erkeğe yönelik arzular beslerler. Bu nedenle her iki beklenti grubunun da yerine getirilmeyişinden ötürü kocalarına düşman kesilirler, zayıflıklarından ötürü onları gizli gizli küçümserler.</p>
<p>Bu tür çatışmaların, eşe karşı tiksinti doğurabileceği değişik yollar vardır. Kocanın gerçek yeteneklerini kabul edip bunları küçümseyerek değersizliğe mahkum ederken, öte yandan bizim için önemli olan şeyleri bize veremeyişinden ötürü ona düşmanlık besleriz. Bizim için elde edilmesi olanaksız şeyler çekici bir hedef olup çıkarken, bunları “gerçekten de” bizim ta başından beri özlediğimiz, elde etmek istediğimiz düşüncesini öne süreriz. Öte yandan arzularımız gerçekten yerine getirilse bile kocaya karşı düşmanlık besleyebiliriz, çünkü bu yerine getirme çelişik iç itkilerimize uymayacaktır.</p>
<p>Tartışmanın şu ana kadar ki bölümünde bir gerçek, yani evliliğin aynı zamanda karşı cinsten iki birey arasındaki cinsel ilişkiyi içerdiği gerçeği arka planda kaldı. Eğer eşlerden birisinin ötekiyle olan ilişkisi bozulmuşsa, en derin nefret kaynakları işte bu cinsel ilişki olgusundan çıkabilir. Evlilikte bir çok sorun sadece şu ya da bu eş çevresinde yoğunlaşan çatışmalar görünümünü kazanabilir. Dolayısıyla eğer bir başka insanı kendimize eş olarak seçseydik, bütün bunların başımıza gelmeyeceğine inanırız. Oysa karşı cinse yönelik iç tutumumuzun belirleyici etken olduğu gerçeğini, bunun bir başka eşle kuracağımız ilişkide de benzer bir biçimde dile geleceğini görmezlikten gelmeye çok yatkınız. Başka bir deyişle sık sık, evlilikteki güçlüklerin tümünün aslan payını, kendi gelişimimizin bir ürünü olarak kendimiz sunarız evlilik sofrasına. Şu yada bu şekilde sık sık karşılaştığımız kadın erkek arasındaki güvensizlik, genellikle sonraki yıllarda yaşadığımız kötü deneyimlerden kaynaklanmamaktadır. Güvensizliğin bu tür olaylardan kaynaklandığını yeğlesek de bunun kökeni ta çocukluk yıllarımıza dek uzanır. Ergenlik ve gençlik yıllarında olduğu gibi sonraki deneyimler de, aradaki ilintinin farkında olmasak da genellikle çok daha önceden kazanılan tutumlar tarafından koşullandırılır.</p>
<p>Sevgi ve hırsın ilk kez ergenlik döneminde ortaya çıkmadığının, küçük bir çocuğunda ateşli bir biçimde isteme, ısrar etme ve arzulama yetisine sahip olduğu gerçeği oldukça önemlidir. Çocuğun duyguları henüz ketlenip körelmediği için bu duyguları belki de yetişkinlerden daha farklı bir yoğunlukta yaşama, duyma yetisine sahiptir. İlk sevgi deneyimleri boyunca çocuk, genellikle ketlemelerin, hayal kırıklıklarının, yadsınmaların ve dayanılmaz kıskançlık duygularının vereceği acılar altında kıvranacaktır. Ayrıca aldatılmış, cezalandırılmış, korkutulmuş, yıldırılmış olmanın acı deneyimlerini yaşayacaktır.</p>
<p>İşte bu ilk sevgi deneyimlerimizden geriye her zaman bir takım izler kalır ve karşı cinsle olan sonraki ilişkilerimizi etkiler. Bu izler bireysel durumlarda sonsuz bir değişkenlik gösterir, yine de her iki cinsin tutumları arasındaki farklılıktan, göze çarpan bir yapı ortaya çıkar.</p>
<p>Erkekte, sık sık, anneyle olan çocukluk ilişkilerinin birtakım kalıntılarını buluruz. Her şeyden önce yasaklayıcı kadından bir kaçış söz konusudur. Genellikle çocuğun bakımını anne üslendiği için, hem il yakınlık, sevecenlik, bakım, ilgi, sevgi deneyimlerimizi, hem de bize yönelik yasaklamaların ilkini anneyle ilişki içinde yaşarız. Bir insanın kendisini bu ilk deneyimlerden tam anlamıyla kurtarması çok zordur. Sık sık ve hemen hemen bütün erkeklerde; özellikle spor kulüplerinde, derneklerde kendi aralarındayken nasıl mutlulukla canlandıklarını görünce bu ilk deneyimlerin izlerinin hemen her insanda kaldığı izlemini ediniriz. Bu erkekler, denetimden kaçan haylaz okul çocukları gibidirler. Bu tutumun öteki kadınlardan çok, annenin yerini almaya aday olan eşiyle ilişkide kendini tekrarlaması doğal bir şeydir.</p>
<p>Anneye yönelik çözülmemiş bağımlılık ilişkisini ele veren bir başka özellikte <a href="http://www.cozumpsikoloji.com/tag/meryem-ana">Meryem Ana</a> kültünde doruğa ulaşan kadının azizliği görüşüdür. Bu görüşün gündelik yaşamda belki de güzel yanları olabilir, ancak madalyonun öteki yüzü oldukça tehlikelidir. Çünkü aşırı durumlarda bu, hoş, saygıdeğer kadının cinsiyetsiz olduğu ve birisinin ona arzu duymasının onu alçaltacağı inancının doğmasına yol açar. Bu kavram, ayrıca birisinin böyle bir kadını çok sevse de onunla dolu dolu bir sevgi ilişkisi bekleyemeyeceği, sadece gözden düşmüş bir kadın tipiyle cinsel doyum arayacağı anlamına gelir. Bazı kadınlar, özellikle cinsel açıdan soğuklarsa, kocalarının bu tutumlarını karşı çıkmaksızın sezinleyebilirler, ancak bu kaçınılmaz olarak her iki tarafta da açık ya da gizli doyumsuzluğa yol açar.</p>
<p>Bu örnekler, karşı cinsel yönelik bazı tutumların çocukluk yıllarında kazanılmış olabileceğini ve kaçınılmaz olarak daha sonraki ilişkilerde, özellikle evlilikte kendini ortaya vuracaklarını, bu tutumların eşin kişiliğinden nispeten bağımsız olduklarını göstermek için yeterli olacaktır. Erkek, kendi gelişim süreci içerisinde bu tutumların üstesinden gelmeyi ne denli az başarmışsa, karısıyla olan ilişkisinde kendini o denli rahatsız hissedecektir. Bu tür duyguların varlıkları genellikle bilinçsiz, kaynakları da her zaman bilinçdışındadır. Bu duygulara yönelik tepkiler büyük ölçüde farklılık gösterebilir. Bu tepkiler evlilik içinde, gizli çekememezlikten açık düşmanlığa dek uzanan gerilimlere ve çatışmalara yol açabilir ya da erkeği iş yaşamında, öteki erkeklerle arkadaşlık ilişkilerinde ya da isteklerinden korkmadığı ve yük olarak görmediği kadınlarla birlikte olarak gerilimlerden kurtulma yolları aramaya itebilir. İşte burada ister iyi ister kötü şeylere yol açsın, evlilik bağının en güçlü bağ olduğunu bşr kez daha anlarız. Yine de bir başka kadınla olan ilişkiler çoğunlukla daha rahatlatıcı, doyurucu ve mutluluk vericidir.</p>
<p>Genellikle evliliğin yıkılmasından sorumlu tuttuğumuz evlilik içindeki bir kıvılcım ya da üçüncü kişilerin araya girmesi gibi şeyler, zaten belli bir gelişmenin sonucudur. Bunlar, genellikle bizden gizli kalan ve eşe yönelik tiksintiye dönüşen bir sürecin sonucudur. Bu tiksinti kaynaklarının, eşimizin sıkıcı özellikleriyle çok daha az, ama bizim kendi gelişimimizden evliliğe aktardığımız çözülmemiş çatışmalarımızla daha çok ilgisi vardır.</p>
<p>Kaynak: Kadın Psikolojisi (Karen Horney)<br />
<em><strong><a title="bursa psikolog" href="http://www.cozumpsikoloji.com">Bursa Psikolog</a></strong></em> Nur Gezek</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.cozumpsikoloji.com/neden-mutlu-evlilikler-yok-denecek-kadar-az.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SEVMEK, AŞIK OLMAK, SAHİP OLMAK YA DA SADECE “OLMAK”</title>
		<link>http://www.cozumpsikoloji.com/sevmek-asik-olmak-sahip-olmak-ya-da-sadece-%e2%80%9colmak%e2%80%9d.html</link>
		<comments>http://www.cozumpsikoloji.com/sevmek-asik-olmak-sahip-olmak-ya-da-sadece-%e2%80%9colmak%e2%80%9d.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 05 Mar 2010 23:03:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[DA]]></category>
		<category><![CDATA[FROMM]]></category>
		<category><![CDATA[GEZEK]]></category>
		<category><![CDATA[Kaynak Sahip Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Olmak Erich]]></category>
		<category><![CDATA[Sahip Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi Tanr]]></category>
		<category><![CDATA[YA]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.cozumpsikoloji.com/?p=159</guid>
		<description><![CDATA[Evliliklerin kısa sürede tüketildiği, aşkın yoğun duygusal yanılsamalar olarak yaşandığı, hakkında çok konuşulup gerçek anlamda çok az anlaşıldığı, genelde yanlış yorumlayıp yanlış yaşandığı en önemli duygularımız, sevmek ve aşık olmak.. En çok da aşık olmak ve aşka sahip olmak arasında sıkışıp kalıyor ruhlarımız, bu kavramların anlamını bilmeden her gün delice aşkı ararken bulduğumuz an tüketmeye [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Evliliklerin kısa sürede tüketildiği, aşkın yoğun duygusal yanılsamalar olarak yaşandığı, hakkında çok konuşulup gerçek anlamda çok az anlaşıldığı, genelde yanlış yorumlayıp yanlış yaşandığı en önemli duygularımız, sevmek ve aşık olmak.. En çok da aşık olmak ve aşka sahip olmak arasında sıkışıp kalıyor ruhlarımız, bu kavramların anlamını bilmeden her gün delice aşkı ararken bulduğumuz an tüketmeye başlıyoruz . Burada çok önemli bir sorun çıkıyor karşımıza: “ <a href="http://www.cozumpsikoloji.com/tag/sahip-olmak">Sahip Olmak</a>” sorunu.</p>
<p>“Sahip olmak” ve “olmak” açılarından bakıldığında sevmenin ikili bir anlamı olduğunu görüyoruz. Sevgiye sahip olunabilir mi? Eğer bu olabilseydi, sevginin maddesel bir biçim alması ve onu alıp saklamanın mümkün olması gerekirdi. Sevgi bir soyutlamadır. Gerçekte var olan ise, sevme eylemidir. Sevmek, yaratıcı bir etkinliktir. Bir insana ya da bir şeye ilgi duymayı, onu tanımak istemeyi, onu anlamayı, doğrulamayı ve onun yanındayken sevinç duyabilmeyi doğurur. Bu ister bir insan, ister bir resim, isterse bir ağaç olsun sevme eyleminin özellikleri hiç değişmez. Sevmek, sevilen insanı ya da nesneyi canlandırmak, onun yaşam duygusunu arttırmak anlamına gelir. Aynı zamanda, kişinin kendisini de canlandıran, yenileyen ve hareketlendiren bir süreçtir.</p>
<p>Eğer sevgi, “sahip olmak” türünde ele alınacak olursa, kendinin kılmak, denetimi altında tutmak anlamlarına gelecek ve böylece de canlandırmak ve hareketlendirmek yerine, boğucu, engelleyici ve kısırlaştırıcı bir eylem haline dönüşecektir. Çoğu kez aşk olarak belirtilen şey, sevme beceriksizliğini ve sevememeyi gizlemek için kullanılan maskeden başka bir şey değildir.</p>
<p>İnsanlar sevmeyi beceremediklerinde en çok aşk maskesini kullanırlar. “Kıskanıyorum o yüzden böyle giyinmeni istemiyorum, çok aşığım o yüzden bu davranışını onaylamıyorum.” gibi cümlelerle aşk maskesi altında sevgiyi tüketirler. Denetimleri altında sevdikleri insanları boğarak, engelleyerek, sevgiye sonsuza dek sahip olma yanılsamasını yaşarlar.</p>
<p>Bu konuda hala aydınlatılmamış olan bir konu da, anne ve babaların çocuklarına karşı duydukları sevgidir. Batı kültürlerinin son iki yüzyıllık tarihinde sık sık rastlanan, çocuklara karşı fiziksel ve ruhsal olarak kötü davranma, eziyet etme ve dayak atma gibi olayların, giderek sadizme dek varması öylesine korkunçtur ki, insanın sevgi dolu anne ve babaların yalnızca bir istisna olduğuna inanası geliyor.</p>
<p>Evlilikte de aynı şeyler söz konusudur. Sevgiye ya da geleneksel evliliklerdeki gibi toplumsal göreneklere ve alışkanlıklara dayalı evliliklere bakacak olursak, birbirini gerçekten seven çiftlerin azınlıkta olduğunu hemen fark ederiz. Toplumsal görev duygusu, gelenekler, karşılıklı ekonomik çıkarlar, çocuklara olan ortak ilgi ve sorumluluk, karşılıklı bağımlılık ya da korku, bazen de birbirine duyulan nefret, genellikle “ sevgi” olarak yaşanmaktadır. Eşlerden birinin ya da ikisinin birden birbirlerini hiç sevmediklerini, belki de hiç sevmemiş olduklarını anlayana dek, bu böyle sürüp gitmektedir. Günümüzde bu konuda bazı olumlu gelişmeler olduğunu hemen ekleyelim. İnsanlar eskiye oranla daha gerçekçi oldular. En azından cinsel çekicilik ve cinsel tutku ile sevgiyi birbirine karıştırmayanların sayısında artma olduğu bir gerçek. Dostane ilişkilerde artık aşk sayılmıyor. Bu gelişmeler, insanlar arasında eskiye oranla dürüstlüğün artmasına ve sık sık eş değiştirme eğiliminin yaygınlaşmasına yol açtılar. Ama ne yazık ki bu yeni anlayış da, sevginin yaşanması konusunda eskisinden üstün bir toplum yaratamadı.</p>
<p>Aşık olmak”ın, nasıl olup da “aşka sahip olmak” yanılgısına dönüştüğünü, herhangi iki sevgilinin gelişimlerine bakarak izleyebiliriz. İngilizce “ falling in love” ( aşka tutulmak) deyimi kendi içinde çelişmektedir. Üretici ve yaratıcı bir eylem, bir aktivite ve bir etkinlik olan sevgi durabilir veya yürüyebilir, ama ona “ tutulmak” pasif bir durum olduğundan, sevgi sözüyle temelden çelişir. Aşkın ilk dönemlerinde her iki taraf da, diğerinden emin olamadığı için dikkatlidir ve öbürünün kalbini kazanabilmeye çalışır. Canlı, hareketli, ilgi çekici ve bu canlılıkları yüzlerine yansıdığı içinde güzeldirler. İkisi de birbirine sahip olamadıklarından, enerjilerini “olmaya” yani vermeye ve karşı tarafı canlandırmaya yöneltmişlerdir.</p>
<p>Bu durum, çoğu kez evlilikten sonra değişiverir. Evlilik sözleşmesiyle eşler birbirlerinin bedenleri, duyguları ve ilgi alanları üzerinde hak sahibi olurlar. Artık kazanılması gereken kimse yoktur. Çünkü sevgi sahip olunabilecek bir nesne, bir mülkiyet haline gelmiştir. İki taraf da, sevgiye değer olmaya, sevgiyi canlandırmaya çaba göstermemeye başlayınca her şey can sıkıcı olur ve güzellikler yitirilir. Hayal kırıklığına uğrayan eşler çaresizdirler. Kendilerine “ başlangıçta bir hata mı yapmıştık? Yoksa karşımızdakini tanıyamamış mıydık? Veya ben mi değiştim?” gibi sorular soran eşler, genellikle karşı tarafı suçlu bulup, kendilerini aldatılmış hissederler. Anlayamadıkları tek şey, artık ilk zamanlardaki gibi, birbirlerini seven insanlar olmadıklarıdır. Sevgiye sahip olabileceklerini sanma hataları, onların birbirlerini sevmelerine engel olup sevgiyi yok etmiştir. İşte bir kez bu düzeye gelince, çiftler yeniden sevebilmeyi denemek yerine, sahip oldukları ortak şeylere yönelirler. Para, toplumsal yer, ev, çocuklar gibi konular sevginin yerini alır ve sevgi ile başlayan bir evlilik böylece çoğu kez, dostane bir mülkiyet ortaklığına dönüşür. İçine kapalı, bencil ve birbirinden kopuk iki kişinin bu beraberliğine de yanlış bir tanımla “ aile” denir.</p>
<p>Bazı durumlarda eşler, ilk dönemlerdeki o güzel duygularının canlanması özlemi ile, yeni eşler edinirlerse bu duyguların yeniden gündeme geleceği hayaline kaptırırlar kendilerini. Sevgiden başka bir şey istemeyen bu kişiler için aslında sevgi, kendi benliklerinin bir ifadesi değil, bir put ya da kendilerini adamak istedikleri bir Tanrıça’dır. Bu gerçeği, yani eski bir Fransız şarkısında söylendiği gibi “ sevginin, özgürlüğün çocuğu olduğunu” fark edemedikleri sürece, başarısız kalmaya mahkumdurlar. <a href="http://www.cozumpsikoloji.com/tag/sevgi-tanr">Sevgi Tanr</a>ıça’sının tapınıcıları sonuçta öylesine pasif bir duruma düşerler ki, her şey can sıkıcı gelmeye başlar ve o ilk zamanlardaki çekici gelen şeyler, tiksindirici hale gelirler.</p>
<p>Yukarıdaki açıklamalara rağmen, yine de belirtmeliyim ki, birbirlerini seven iki insan için en iyi çözüm, evliliktir. Sorunu yaratan evlilik değil, evlenen kişilerin karakter yapıları ile içinde yaşanılan toplumun kuralları ve değer yargılarıdır. Birlikte yaşamanın modern biçimlerinin, yani eş değiştirme ve grup seksi gibi uygulamaların savunucusu olanlar, sevgide başarısız kalışlarını değişik çabalarla örtmeye çalışmaktadırlar. Gerçekten sevmeyi, onu yaratıcı bir eylem olarak görmeyi başaramayınca, içine düştükleri hayal kırıklığını ve can sıkıntısını, yeni tahrikler yaratarak unutmaya çalışan böyleleri, ne kadar değişik yol uygulasalar ve ilişkiye girdikleri insan sayısını ne kadar arttırsalar da, mutluluğa bir türlü ulaşamazlar.</p>
<p>Hazırlayan: Psk.Nur <a href="http://www.cozumpsikoloji.com/tag/gezek">GEZEK</a></p>
<p>Kaynak: Sahip Olmak ya da Olmak (Erich <a href="http://www.cozumpsikoloji.com/tag/fromm">FROMM</a>)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.cozumpsikoloji.com/sevmek-asik-olmak-sahip-olmak-ya-da-sadece-%e2%80%9colmak%e2%80%9d.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İLİŞKİLERDE İLETİŞİM YOKSUNLUĞU VE İLETİŞİM KOPUKLUĞU</title>
		<link>http://www.cozumpsikoloji.com/iliskilerde-iletisim-yoksunlugu-ve-iletisim-kopuklugu.html</link>
		<comments>http://www.cozumpsikoloji.com/iliskilerde-iletisim-yoksunlugu-ve-iletisim-kopuklugu.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 10 Feb 2010 20:22:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[EK]]></category>
		<category><![CDATA[GER]]></category>
		<category><![CDATA[GEZEK]]></category>
		<category><![CDATA[VE]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.cozumpsikoloji.com/?p=53</guid>
		<description><![CDATA[İletişim, en basit tanımıyla kişiler arası bir duygu ve düşünce alış verişidir. Düşünce ve duygularımızın karşılıklı olarak anlaşılmasını içeren sözel veya sözel olmayan, olay ve ya sorunla ilgili karşılıklı tatmini hedefleyen bir süreçtir. Karşımızdaki kişinin duygu ve düşüncelerini anlayabilmek, duyguların nedenlerini ve düşüncelerin duyguların oluşumundaki etkilerini anlamayı gerektirir.
İnsanın diğer canlılardan tek farkı iletişim yoluyla hayatını [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İletişim, en basit tanımıyla kişiler arası bir duygu ve düşünce alış verişidir. Düşünce ve duygularımızın karşılıklı olarak anlaşılmasını içeren sözel veya sözel olmayan, olay ve ya sorunla ilgili karşılıklı tatmini hedefleyen bir süreçtir. Karşımızdaki kişinin duygu ve düşüncelerini anlayabilmek, duyguların nedenlerini ve düşüncelerin duyguların oluşumundaki etkilerini anlamayı gerektirir.</p>
<p>İnsanın diğer canlılardan tek farkı iletişim yoluyla hayatını sürdürüyor olmasıdır. Dil gelişimiyle birlikte çocukluktan itibaren neye ihtiyacımız varsa iletişim yoluyla isteklerimizi duygu ve düşüncelerimizi dile getiririz. İletişim bu denli yaşamsal bir fonksiyona sahipken ilişkilerde sık sık gözlemlediğimiz iletişim kopukluğu ve iletişim yoksunluğu gibi hatalı iletişim şekilleri de aslında yaşamımızda hayati derecede bir öneme sahiptir. Çoğunlukla iş ilişkileri, arkadaşlık ilişkileri, aile ve eş ilişkileri bu gibi nedenlerden dolayı kopma noktasına gelerek yada ciddi manada tahrip olarak hayatımızı sekteye uğratmaktadır.<br />
Sağlıklı bir iletişimin olabilmesi, iletişime ilişkin GERÇ<a href="http://www.cozumpsikoloji.com/tag/ek">EK</a>Çİ düşünce alışkanlıkları geliştirmeyle mümkündür. Bu gerçeklik kavramını şu şekilde açıklayabiliriz. Dış dünyadan sürekli olarak görerek, dokunarak, işiterek, koklayarak ve tadarak bir takım uyaranlar alırız ve biz aldığımız bu bilgileri düşünce süzgecimizden geçirerek algılarız. Bu ilk algılanan veriler beynimize iletildiğinde daha önceki yaşantılarla kıyaslanarak bir anlama oturtulur. Dış dünyadan aldığımız bilgileri olduğu gibi algılamak yerine “zihin gözümüzle” veriyi değerlendiririz. Bu nokta çok önemlidir!.. Zihin gözümüzle gördüklerimiz, iki gözümüzle gördüklerimizle örtüştüğü ölçüde GERÇ<a href="http://www.cozumpsikoloji.com/tag/ek">EK</a>Çİ düşünüyoruz demektir.</p>
<p>Hayatında her şeyin mükemmel olmasını arzu eden ve bu uğurda yoğun bir çaba harcayan bir birey aslında basit bir problemi dürbünle(zihin gözüyle) bakıp büyüterek gerçeklikten uzaklaşabilir. Burada gerçek gözlerinin gördüğünden çok zihninin gördüğü gerçektir. Yine aynı birey yaşamında gerçekleştirdiği büyük başarıları bu kez dürbünü ters çevirip bakarak küçültebilir. Burada GERÇ<a href="http://www.cozumpsikoloji.com/tag/ek">EK</a>Çİ düşünceden uzaklaşılmış olup, kişi çıplak gözle gördüğünü değil, zihninin gördüğünü gerçek olarak kabul etmiştir.</p>
<p>Sağlıklı bir iletişimde bulunabilmek için kişilerin davranışları ve duygusal tepkilerinin, kendilerinin geliştirmiş oldukları bakış açılarının ürünleri olduğunu kabullenmiş olmaları gerekmektedir. Bu kabullenme süreci olmadığı takdirde kişi sürekli olarak başkalarının bakış açılarını ve düşüncelerini eleştirecek ve kendisi gibi düşünmeyenlerle iletişim kopukluğu yaşayacak ya da iletişime girmeyecektir. Kendi duygularının nedeni olarak kişiler başkalarını sorumlu tuttuklarında sağlıklı iletişim kurmak pek mümkün olmayacaktır. Burada önemli olan duygu ve düşüncelerimizin sorumlusu olarak başkalarını görmemizdir. Kendi duygularının nedenini kendi iç dünyalarında değil de karşısındakinin yaptıklarında arayan iki insanın iletişiminin yanlış başlayıp sağlıksız sürmesi kaçınılmazdır.<br />
Hayata bakış açılarımızın farklı olduğu konusunda uzlaşmaya varmak ve çok açılı düşünmek iletişim hatalarını ortadan kaldırmak için gerekli olan bir başka kuraldır. Tek bir açıya bağlı kalmak iletişim sorunlarını arttırır. Her hangi bir olayla ilgili olası bakış açılarını ve tanımlamaları araştırmak, soruşturmak iletişim becerimizi geliştirir. Örneğin bir konuda arkadaşımızın bizi eleştirmesini sadece kendimize yönelik bir saldırı olarak algılayıp bu bakış açısıyla olayı değerlendirirsek hissedeceğimiz duygu öfke olacağı için karşı saldırıya geçme olasılığımız artacaktır. Ama arkadaşımızın eleştirisini bir başka açıdan görüp onun bize yardımcı olmaya çalıştığını, bizim kendimizde fark edemediğimiz bazı özelliklerin bize zarar verdiği yönünde geribildirim vermeye çalıştığını düşünürsek hissedeceğimiz duygu öfke olmayacaktır.</p>
<p>Belirsizlikte iletişim hatalarına yol açmaktadır. Bu durumda belirsizlik görünenle değil de görünmeyen olasılıklarla veya belirsizliklerle ilgilenme iletişim sürecini tıkayan bazı düşünce süreçlerini gündeme getirir. Sorun çözmeye odaklanmak yerine belirsizlikte keyfi çıkarsamalarda bulunma düşünce ve iletişim hatalarını yaratmaktadır. Belirli bir sorunu çözmek kolaydır ancak belirsizlik yaratan durumlarda zihin okuma söz konusu olmaktadır. Zihin okuma genelde yaptığımız bir düşünce ve iletişim hatasıdır. Böyle söylediğimde hiçbir şey değişmeyecek, özür dilesem de beni affetmeyecek, sorunu dile getirirsem bana kırılabilir gibi belirli konularda karşımızdaki kişinin olası düşünceleri konusunda çıkarımlarda bulunuruz. Buda iletişimin yanlış başlamasına sürmesine yada hiç başlamamasına sebep olmaktadır. Bazı durumlarda karşımızdaki kişinin bizim düşüncelerimizi okuduğunu düşünerek iletişim ve düşünce hatası yaparız. Ne kadar kızdığımı anlasın, ona kırgın olduğumu bilmesi lazım gibi düşünce şekliyle yine doğru iletişim kurmada sorun yaşarız. –Malı ve –meli tarzında düşünmede iletişim hatalarını tetiklemektedir. Hayatta her bireyin belirli seçimleri vardır. –Malı, -meli tarzı düşünce bu olası seçimlerin geçerliliğini yok saymaktır. “Problemi tek başına çözmeliydim.” diyen birisi bu düşünce hatasını yapmaktadır. Başkalarıyla iyi ilişkiler kurmayı seven bir insana eşi “Kendini ezdirmemelisin”, “Herkesle çok samimi olmamalısın” diyerek bir çok eleştiri getirebilir. Burada iletişim baştan ketlenmiş olur. Hem –malı, -meli tarzında düşünme, hem olaya tek bir açıdan bakma ,hem de karşısındaki kişiye kendi doğrusunu tek doğruymuş gibi yansıtarak karşı tarafın sağlıksız iletişimi sürdürmesine ve savunmaya geçmesine sebebiyet verecek bir tutum sergilenmiş olur. Evde, sokakta, işte ve insanlarla iletişimin olabileceği her türlü sosyal ortamda bu tür düşünce tarzı diğer kişilerle iletişimin sağlıksız başlamasına, öfke nefret gibi duyguların çok hızlı bir şekilde tetiklenmesine ve sürekli eleştiriliyor hissinin yaşanmasına, sonuç olarak iletişimle birlikte bütün ilişkilerin bozulmasına sebebiyet verir.</p>
<p>Siyah- beyaz tarzı düşünme şeklide iletişimin engellerinden bir tanesidir. Bu diğer bir adıyla ya hep ya hiç tarzı düşünme şeklidir. İyi değilse kötüdür, dürüst değilse yalancıdır, paylaşmıyorsa bencildir.. gibi iki zıt kutup arasında düşünce ve davranışları değerlendirmek, buna yönelik etiketler kullanarak iletişime geçmek aradaki renklerin ve tonların yok sayılması anlamına gelmektedir. En iyisini yapamıyorsan başarısızsın.. mesajını içeren bir eleştiri sürekli olarak insanların birbiriyle olan ilişkilerinde öncelik sırasındaysa iletişim ciddi anlamada bozulacaktır.</p>
<p>Herhangi bir sorunla karşılaşıldığında davranışı değil de davranışı gerçekleştiren kişiye yapılan eleştiri iletişim hatalarına bir başka örnektir. Eşi eve geç gelen bir kadının eşinin geç kalma davranışını eleştirmek yerine “ Ne kadar sorumsuzsun!” gibi kişiliğe hakarette bulunması iletişimin hatalı başlamasına neden olacak, sorun çözülmeyecek, daha çok karşı tarafın savunmaya geçmesiyle büyüyecektir. Burada yapılması gereken davranışın değerlendirilmesi, eğer davranış arzu edilmeyen bir davranışsa bunu kişinin kendi duygularına yükleme yaparak karşı tarafla hislerini paylaşmasıdır.</p>
<p>İletişim engellerinden en önemlisi “küsme” olarak tanımlanan iletişimsizliktir. Küsme sorun çözme yöntemi olarak bireyin eleştirilmekten kaçındığı için ya da sorunun konuşulması ve çözümlenmesinden duyduğu endişeden dolayı baş vurduğu bir yöntemdir. Geçmiş yaşam deneyimlerinde kişi karşılaştığı sorunları bu şekilde çözme yoluna gitmişse hiçbir zaman doğru iletişim kuramayacak, ciddi kaygı yaratacak bir durum hissettiğinde iletişimsizliği seçecek, ortamı terk edecek ve sorunu çözmek yerine erteleyecek ya da pekiştirecektir.<br />
İletişim becerisinde aktif dinlemek de oldukça önemlidir. Karşımızdakinin ne anlatmaya çalıştığını, ona cevap verme ve sözünü bitirdiğinde kendimizi savunma kaygısı gütmeden gerçekten ne dediğini anlamaya çalışarak dinlemek, en az doğru ifade etmek kadar dikkat edilmesi gereken bir başka durumdur. Aktif dinlemek karşımızdakine sorular sorarak, anlamadığımızda daha çok ayrıntıya girmesini sağlamakla ve gerçekten dinlediğimizi ve anlamaya çalıştığımızı hissettirmekle mümkün olabilir. Bu görerek, duyarak ve hissederek doğru iletişim kurmamıza yardımcı olacak en önemli anahtardır. Bütün kilitlerde sadece doğru bir iletişimle açılır.</p>
<p>Psk.Nur <a href="http://www.cozumpsikoloji.com/tag/gezek">GEZEK</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.cozumpsikoloji.com/iliskilerde-iletisim-yoksunlugu-ve-iletisim-kopuklugu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ERGENLİK NEDİR, NE DEĞİLDİR?</title>
		<link>http://www.cozumpsikoloji.com/ergenlik-nedir-ne-degildir.html</link>
		<comments>http://www.cozumpsikoloji.com/ergenlik-nedir-ne-degildir.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 10 Feb 2010 20:20:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[GEZEK]]></category>
		<category><![CDATA[NE]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.cozumpsikoloji.com/?p=51</guid>
		<description><![CDATA[Ergenlik; fiziksel ve ruhsal değişimin en hızlı olduğu, bu fiziksel ve hormonal değişimin bireyi etkilediği, ruhsal karmaşanın da bu etkilenme sonucu en üst seviyede olduğu gelişimin önemli bir dönemidir. Bu dönemde ergen bedensel olarak değişimlere adapte olmaya çalışırken cinsel kimliğiyle ve sosyal rolüyle artık yetişkin olmaya ilk adımları atmıştır. Yetişkin olmak bir birey olarak kendisine [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ergenlik; fiziksel ve ruhsal değişimin en hızlı olduğu, bu fiziksel ve hormonal değişimin bireyi etkilediği, ruhsal karmaşanın da bu etkilenme sonucu en üst seviyede olduğu gelişimin önemli bir dönemidir. Bu dönemde ergen bedensel olarak değişimlere adapte olmaya çalışırken cinsel kimliğiyle ve sosyal rolüyle artık yetişkin olmaya ilk adımları atmıştır. Yetişkin olmak bir birey olarak kendisine özgü bir kimlik ve kişilik geliştirmek demektir. Artık ne çocuktur nede gerçek bir yetişkin. İşte bu belirsizlikle ergen olası bir çok sorunla ve soruyla karşı karşıyadır.</p>
<p>Tam da bu noktada ergen anlaşılmaya en çok ihtiyaç duyduğu dönemi yaşamaktadır. Endişelenen ebeveynlerle, otoritesini hissettiren öğretmenlerle, karşı cinsten etkilendiği diğer ergenlerle baş etmek durumunda kalacak, bir gruba ait olmaya yönelik girişimlerde bulunacak, bir ideolojik görüş seçme zorunluluğu hissedecek ve adapte olmaya çalıştığı fiziksel değişimlerle baş etmek durumunda kalacaktır. Kendilik tasarımı yani ben kimim, neyim, nasıl bir insanım, ne olmalıyım nasıl olmalıyım gibi bir sürü soru işareti, yüzümdeki sivilceler iyileşecek mi, aşık olduğum kişide beni sevecek mi, boyum diğer arkadaşlarımdan biraz kısa mı gibi ruhsal ve bedensel kaygılar içinde boğulacaktır. Ve sadece anlaşılmaya ihtiyaç duyacaktır.</p>
<p>Peki çevre tarafından asi, isyankar, laf söz dinlemez ve iyice agresif ve inatçı olduğu vurgulanan, bu nedenlerle sürekli çatışılan ergenin gerçekten ihtiyaç duyduğu ve anlaşılması gereken süreçleri nelerdir? Bu süreçler şu şekilde sıralanabilir:</p>
<p><strong>a)Bağımsız, özerk olduğunu hissetme:</strong> Bu süreç diğerlerinden ayrı ve bağımsız bir kimlik oluşturma çabasını içerir. Burada dikkat edilmesi gereken en hassas konu, ergenin bu kimliği edinme girişimlerinin içeriğinin ebeveynler tarafından endişe duyularak karşılanmasıdır. Burada otoriteye karşı gelme temel davranış şeklidir. Başkaldırıyor olmak özerk olabilmenin ilk adımıdır ergene göre. Burada baş kaldırının içeriğinin önemi yoktur, her türlü formda otoriteye karşı gelme davranışı sergilenebilir. Bu, endişelenecek bir durum değildir. Saygısızlık olarak değerlendirilmemeli, inadına yapıyor gibi düşünülmemelidir. Ergenin başkaldırma ve karşı gelme tutumu anlayışla karşılanmalıdır. Ergen özerk ve bağımsız bir birey olduğunu bu şekilde hissedebilir. Bu noktada engellenen ergenler bağımsız özerk bir kimlik geliştiremeyeceklerdir. Alay edilen, anlayışla karşılanamayan, düşünceleri ve girişimleri anlaşılamayan, hatta asi tutumundan dolayı şiddetle cezalandırılan ergen özerk bir kimlik geliştirme şansını kaybetmiş olacaktır. Yetişkin olduğunda kendini ifade edemeyen, toplumda suskun kalan ve bağımlı bir kişilik örüntüsüne sahip bir birey olacaktır.</p>
<p><strong>b) Amaç edinebilme</strong>: Amaç edinme sürecinde ergen kendine amaçlar belirler. Bu amaçlar gelecekte olmak istediği kişiyle ilgili temel yapı taşlarının oluşturulması sürecinde deneme yanılma yöntemi gibi de düşünülebilir. Önemli olan bir amaç edinme, bu amaca yönelebilme ve uygulayabilme yetisinin kazanılabilmesidir. Amaçların içeriğinin önemi yoktur. Çok iyi eğitimli bir ailenin çocuğu okumak istemediğini, simit satarak hayatını kazanabileceğini söyleyebilir. Burada ergen otoritenin istemediği bir kimliğe bürünerek hem otoriteye karşı gelme hem de bir amaca yönelme davranışıyla iki ihtiyacını aynı anda karşılamayı seçebilir. Bu noktada belirli rollere soyunan ergenin durumu endişeyle karşılanmamalıdır. Seçilen amaçlar kalıcı olacak demek değildir, bunlar gerçekçi olmayan saçma sapan, imkansız amaçlar olabilir, ama ergenin amaç edinme sürecini besleyecek girişimlerdir. Bu tür girişimlerin endişeyle karşılanmaması gelecekte amaç edinmesi için ön çalışma olarak kabul edilmesi gerekmektedir.</p>
<p><strong>c)Sırdaş edinme: </strong>Ergen için sırdaş edinme bu dönemde hayati bir önem taşır. Çevresinde bir çok arkadaşı olabilir ancak sırdaşı olması farklı bir durumdur. Gelecekte sağlam dostlukların kurulma formatı da bu şekilde atılır. Yine aynı şekilde verilen sırların alınan sırlarının içeriğinin önemi yoktur. Hatta paylaşılan sırlar sanal olarak oluşturulmuş sırlar bile olabilir, hoşlanılan bir kız arkadaşla ilgili ya da ortak bir düşmanla ilgili sırlar olabilir ancak bu sırların hayati önemi vardır. Ders çalışma bahanesiyle kaçamak yapılıp bir başka yerde vakit geçirilebilir. Burada ergen mikro dünyasına sırdaşları hariç kimseyi dahil etmek istemez, bir ergenden sırdaşı hakkında bilgi almak oldukça zordur, sırlarına ihanet edenlerde grup yada ergen tarafından dışlanırlar.</p>
<p><strong>d)Karşı cinsle ilişki kurma ve beğenilme:</strong> Cinsel kimliğin netleştiği bu dönemde karşı cinse iletişim kurma ve beğenilme ön plana çıkar. Karşı cinsle iletişim kurmaya yönelik girişimleri desteklenmelidir. Özellikle bizim gibi ülkelerde bu durum yine ebeveynler tarafından endişe ile karşılanmakta, iletişim kurma çabası erken yaşta gözü açılma gibi yorumlanmakta ve ketlenmektedir. Ergen bu dönemde mümkün olduğunca açık bir biçimde olmasa da desteklenmeli, asla suçlanmamalıdır. Bu dönemde beğenilme teşebbüsleri başarısızlıkla sonuçlanırsa ergen ileriki yaşamında ilişki sorunları, evlilik problemleri ve değersizlik hissi yaşayabilir.</p>
<p><strong>e)Lider olabilme ve bir lidere bağlanma: </strong>Ergen bu dönemde bir lidere bağlanma ve lider olma özelliklerini geliştirmeye yönelik ilk girişimlerinde bulunur. Arkadaş grubu içinde  yetenekli olduğu bir özelliğini sergileyerek liderlik yapabilir, yada lider olan bir kişiye bağlılık geliştirebilir. Bu tip girişimler otorite olarak gördüğü kişiler tarafından desteklenmelidir. Burada özgüven duygusu geliştiği gibi sorumluluk alma ve sorumluluk duyma duyguları gelişir.</p>
<p><strong>f)İdeolojik bir bakış açısı ve dünya görüşü oluşturma: </strong>Ergen dünyayı anlamlandırmak, kendisini boşluktan kurtarmak, sınırlarını belirlemek ve varoluşunu anlamlandırmak üzere bir ideolojiye bağlanma ya da bir ideolojik görüş oluşturma ihtiyacı duyar. Burada yine ideolojinin içeriğinin önemi yoktur. Bir ihtiyaca yönelik bir ideolojiye inanma durumu söz konusudur. Ergen bu dönemde katı bir biçimde solcu, sağcı, ataist ya da aşırı dindar olma gibi ideolojilere yönelebilir. Bu çaba tamamen dünyaya anlam kazandırmaya yöneliktir. Yine burada ebeveynler ve otorite sayılan kişiler ergenin ideolojik savunmalarıyla ve inançlarıyla ilgili endişelenip paniğe kapılırlar. Bu noktada da paniğe kapılmadan ergenin önü açılmalı, desteklenmeli, kimlik oluşturma yönünde cesaretlendirilmelidir.</p>
<p>Ergenlik bütün bahsettiğimiz bu süreçlerin toplamıdır. Ergenlik her şeyin bilinçli olarak inadına yapıldığı, özellikle ebeveyne ve otorite figürlerine karşı gösterilen saygısız davranışlar toplamı değil, kişiliğin gelişiminin en önemli dönemidir. Bu gerçeği yadsımadan ergenlere gerekli desteğin verilmesi, ketlenmeden gelişimlerinin desteklenmesi gerekmektedir. Sağlıklı bir nesil için sağlıklı yetişkinler, sağlıklı yetişkinler için gelişimlerine saygı duyulan ve desteklenen ergenlere ihtiyaç vardır. Yetişkinler olarak bizlerin kendi ergenlik dönemimizi hatırlayıp biraz empati yapabilmemiz yeterli olacaktır.</p>
<p>Psk.Nur <a href="http://www.cozumpsikoloji.com/tag/gezek">GEZEK</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.cozumpsikoloji.com/ergenlik-nedir-ne-degildir.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>EVLİLİK VE AİDİYET</title>
		<link>http://www.cozumpsikoloji.com/evlilik-ve-aidiyet.html</link>
		<comments>http://www.cozumpsikoloji.com/evlilik-ve-aidiyet.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 10 Feb 2010 20:19:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[EVL]]></category>
		<category><![CDATA[VE]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.cozumpsikoloji.com/?p=48</guid>
		<description><![CDATA[Genel olarak bizim kültürümüzde “aile olmak” bir bütünün parçası olmak, bütünlemek ve tamamlamak anlamına gelmektedir. Bu noktada yanlış olan nedir diye akıllara bir soru gelebilir. Aidiyet ve bir bütüne entegre olmaya çalışmak çoğunlukla çiftlerden birinde ya da her ikisinde birden evliliğini dilediği gibi yaşayamama, baskı altında hissetme, ortak kararlar alamama ve etki altında kalma gibi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Genel olarak bizim kültürümüzde “aile olmak” bir bütünün parçası olmak, bütünlemek ve tamamlamak anlamına gelmektedir. Bu noktada yanlış olan nedir diye akıllara bir soru gelebilir. Aidiyet ve bir bütüne entegre olmaya çalışmak çoğunlukla çiftlerden birinde ya da her ikisinde birden evliliğini dilediği gibi yaşayamama, baskı altında hissetme, ortak kararlar alamama ve etki altında kalma gibi kaygı verici hislerin yaşanmasına neden olan ciddi bir stres faktörüdür.</p>
<p>Batı toplumlarında daha çok bireysellik ön plandayken bizim gibi toplumlarda aidiyet duygusunun ön planda olması söz konusudur. Ait olmak bireyin önemli ihtiyaçlarından bir tanesidir. Fakat aidiyete yönelik algının çarpıtılması söz konusu olunca bireysellik ikinci planda kalmakta, hatta çoğu zaman bireysellik ve özerklik tamamen yok olmakta, kişi yetişkin bir yaşamı kendi tercihlerine göre yönlendirememektedir. Bunun sonucunda bireyler ne kadar yol kat etmiş olurlarsa olsunlar, hangi yaşta oldukları da dikkate alınmadan aileleri tarafından yönlendirilmekte, kontrol edilmekte, yargılanmakta ve sonuç olarak kişilikleri işgal edilmektedir. Bu durum kişinin hangi pozisyonda, hangi statüde ve hangi yaş grubunda olursa olsun diğerlerine karşı kendini sürekli sorumlu hissetmesine yol açar. Davranışlarından dolayı sürekli hesap vermek durumunda kalır, belki aldığı bir gömleğin gerçek fiyatını bile  gizlemeye kadar bir çok konuda kişi kendisini baskı altında hissedebilir. Eğer kişinin sınırları daha da zorlanırsa çok daha önemli konularda daha ciddi sorunların yaşanması kaçınılmaz olabilir.</p>
<p>Bir başka boyutta da kişi sorumluluk almaktan kaçınarak hayatını ailesinin yönlendirmesine izin verir ve yine benzer bir örnekle hangi gömleği alacağına bile karar verememe gibi sorunlar yaşayabilir. Buda seçim yapamama anlamına gelir ki kişi yaşadığı hiçbir şeyin sorumluluğunu almadan başkalarının ya da ailesinin kendisi için seçtiklerini yaşamaya çalışarak tamamen mutsuz olur. Asıl sorunlar yetişkinlik döneminde ve özellikle eş seçiminde yaşanır. Bazen eş seçimi aileye bırakılırken bazen de kişi eş seçimini kendisi yapsa da ailenin onayına ihtiyaç duyulur. Ailenin onayı olmadan yapılan evlilikler kişide suçluluk duygularının yaşanmasına yol açar, bu da evlilik kurumunu daha yolun başındayken olumsuz yönde etkileyen ciddi bir sorundur.</p>
<p>Evlilik ailenin onayıyla ya da ailenin evlenilecek kişiyi seçmesiyle bir şekilde gerçekleşir ve bundan sonra sorunlar katlanarak büyümeye devam eder. Çünkü aidiyet artık kişisel düzeyde kalmaz, aileye yeni katılan kişinin de şartlar ne olursa olsun uyum sağlaması ve itaat etmesi beklenmeye başlanır. Bundan sonrada alınan en basit kararlarda dahi ailelerin müdahalesi sürdüğünden çekirdek aile dediğimiz, anne baba ve çocuklardan oluşan aile yapısı oluşturulamaz. Çiftin ilişkisi ve kararları sürekli diğer aile bireyleri tarafından kritisize edildiğinden sorunlar katlanarak büyümeye devam eder. Üstelik bu sorunların hiç biri çiftin kendilerine ve ilişkilerine ait gerçek sorunları bile değildir. Çiftin dünyaya bir çocuk getirmesi, bu çocuğun isminin ne olacağı, nasıl bakım verileceği, nasıl yetiştirileceği gibi konularda da diğer aile bireyleri sürekli müdahale ettiğinde genelde bu büyük aileye katılan bebeğin farklı tutumlardan etkilenmesi kaçınılmaz bir durumdur. Bebek büyümeye başladığında anneanne, babaanne, dedeler, halalar, dayılar, amcalar, teyzeler birbirlerinden  farklı davranmaya başlarlar, bunun sonucunda anne ve babanın çizdiği sınırlar ihlal edilir ve çocuğun nasıl davranacağıyla ilgili zihninin karışmasına yol açan daha karmaşık bir süreç başlamış olur. Bu durum bir çok çiftin çekirdek aile yapısını yaşayamamasına ve ilişkilerinin örselenmesine sebebiyet verir.</p>
<p>Aidiyet kişinin kendini güvende hissetmesi için önemli bir ihtiyaçtır. Fakat ait olmak kadar birey olmak ve bu dengenin iyi korunması da oldukça önemli bir ihtiyaçtır. Bu noktada özellikle bireyselliğin ve özerkliğin tanınması, kişinin sınırlarına saygı duyulması, evlilik kararının yetişkin insanlar tarafından alınabilecek bir karar olduğu, yetişkin insanların da sürekli müdahaleye ihtiyaç duymayacağı akıllardan çıkartılmaması gereken önemli bir gerçektir. Sınırlarını, kurallarını iki kişinin belirleyeceği evliliklerin sağlıklı ve uzun ömürlü olacağı, bunun içinde bireyselliğin evliliklerde geniş aileye duyulan aidiyetten daha önemli olduğu unutulmamalıdır.</p>
<p>Bütün çiftlere uzun soluklu ve sağlıklı birliktelikler temenni ederek sevgilerimi sunuyorum.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.cozumpsikoloji.com/evlilik-ve-aidiyet.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SEVGİMİ BAĞIMLILIK MI, AŞK MI HASTALIK MI?</title>
		<link>http://www.cozumpsikoloji.com/sevgimi-bagimlilik-mi-ask-mi-hastalik-mi.html</link>
		<comments>http://www.cozumpsikoloji.com/sevgimi-bagimlilik-mi-ask-mi-hastalik-mi.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 10 Feb 2010 20:18:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.cozumpsikoloji.com/?p=46</guid>
		<description><![CDATA[Uzun yıllardır tanık olduğumuz ama görmeye alışamadığımız, insanın kanını donduran, nasıl olur diye düşündüren aşk(?) cinayetlerinin birine daha tanık olduk ne yazık ki. Bunun olabilmesinin nedenlerini de çoğunlukla yüzeysel sebeplerle açıklamaya çalıştık her zamanki gibi. 26 yaşında genç bir kadının ayrılmaya çalıştığı sevgilisi tarafından çok sevdiği(!) için öldürüldüğü gerçeğini ayrılığa dayanamama gibi yorumladı kimilerimiz. Çok [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Uzun yıllardır tanık olduğumuz ama görmeye alışamadığımız, insanın kanını donduran, nasıl olur diye düşündüren aşk(?) cinayetlerinin birine daha tanık olduk ne yazık ki. Bunun olabilmesinin nedenlerini de çoğunlukla yüzeysel sebeplerle açıklamaya çalıştık her zamanki gibi. 26 yaşında genç bir kadının ayrılmaya çalıştığı sevgilisi tarafından çok sevdiği(!) için öldürüldüğü gerçeğini ayrılığa dayanamama gibi yorumladı kimilerimiz. Çok sevdiği için yapmış denildi, onsuz yaşayamayacağı için onu öldürmüş diye geçti zihinlerden istem dışı da olsa. Bir aşkın bedeli bir hayat oldu, adına aşk cinayeti denildi, aşk ve cinayet gibi ayrı kutuplardaki iki kelime yine yan yana konulabildi zihinlerde. Yazık ki…</p>
<p>Aşk insanın var olduğu günden beri tanımladığı, hakkında en çok yazılar yazılan, tartışılan, efsanelere konu olmuş en önemli duygulardan biridir. Bu insanın yaradılışında olan ve varoluşunun kaçınılmaz tarafıdır. İnsan diğerleriyle ilişki içerisinde olmak zorunda olan, diğerleriyle bağ kurmak durumunda olan bir varlıktır. Bu bir tercih meselesi değil, varoluşsal bir zorunluluktur. İnsan ait olmak, sevilmek, onaylanmak, beğenilmek ister. Diğerleriyle olan ilişkilerinde kabul gördüğünde kendisinin değerli olduğu sonucuna varır. Onaylanmadığında kabul görmediğini hisseder, öz saygısı zedelenir. Ama sağlıklı ruh yapısı içerisinde olan bireyler bu durumu ilişkinin dinamiklerine yüklemeler yapılarak açıklayabilir. İlişkimizde aşamayacağımız sorunlar vardı, ve biz bu sorunlardan dolayı bir birimize uygun olmadığımıza karar verdik, bu nedenle bundan sonra birlikte devam etmemeye karar verdik şeklinde duruma açıklama getirebilir. Sağlıklı olmayan bireylerde ise bu durum kişisel ve içsel faktörlere yüklenerek sorun ego sorunu haline getirilebilir. Bu durum bizim şemalarımızla ilgilidir. Sağlıklı olmayan bir birey terk edilmeyi kendisine yapılmış bir haksızlık ya da ihanet gibi algılayabilir. Beni kullandı şeklinde düşünebilir. Kendisini terk edilmiş hissedip bu duygunun yarattığı gerginlikten kurtulmak için intikam alma gibi bir baş etme yöntemi geliştirebilir. Terk edilmeden terk etmeliyim şeklinde düşünebileceği gibi, beni terk edeceğine yaşamasın daha iyi gibi bir çıkarsamayla, ya benimsin ya toprağın diyebilir. Bunu eyleme dökmek konusunda hiç düşünmeden hareket edebilir. İnsan doğasında çok olumlu duygulara neden olmasını beklediğimiz aşk duygusu,  insana yaşama sevinci vermesi gerekirken bir yaşama mal olabilir. Çok yazık ki..</p>
<p>İnsan sevdiği her şeye bağlılık geliştirebilir. Bağlanma kavramı bu noktada çok önemlidir. Bağlanma yeni doğan bir bebeğin anneyle kurduğu ilk bağla gelişmeye başlayan bir duygudur. Anneyle ya da bakıcıyla kurulan ilk bağlanma ilişkisi güven duygusunun da oluşmasının ilk kaynağıdır. Bebek ağladığında anne ya da bakım veren kişi onun yanında olup ihtiyaçlarını gideriyorsa temel güven duygusu gelişmeye başlar. Bebeğe yeteri kadar bakım verilmediğinde bağlanma ilişkileri sağlıklı olmayacak, temel güven duygusu da sağlıklı gelişemeyecektir. Bebeğin potansiyel gelişimi ilk bu evrede sekteye uğramaya başlayacaktır. Bebek altıncı ayını doldurduktan sonra annenin kucağından ayrılmaya çabalar, burada ilk özerk hareket etme ve anneden ayrışma çabaları vardır. Yere bırakılan bebek anneden biraz uzaklaştıktan sonra paniğe kapılıp geriye dönmeye çabalar. Burada yine annenin tavrı çok önemlidir. Bebeğe onun yanında olduğunu ve kendisinden ayrışma isteğini desteklediğini hissettirdiğinde bebekte bağlanma duygusu sağlıklı gelişmeye devam edecek, bağımlı bir kişilik geliştirmeyecek, annesinin onun bağımsız gelişimini desteklediğini aynı zamanda yanında olduğunu hissedecektir. Bu süreç sağlıklı gelişmezse bebek bağımlı bir kişilik yapısı geliştirecek, anneyle kurulan bu ilk bağlanma ilişkisi yetişkinlik yaşamında da farklı bireylerle olan ilişkilerini olumsuz yönde etkilemeye devam edecektir. Burada temel güven duygusu ve ilk bağlanma ilişkileri sağlıklı oluşmadığı için birey hem dünyayı güvenilmez kötü bir yer olarak görecek, hem ilişkilerinde sürekli terk edileceği korkusuyla bağımlılık geliştirecek, kendisinden uzaklaşan kişiye karşı kendisini sevmediği değer vermediği hissine kapılarak öfke duyacak, bu öfkeyi ya kendisine ya da bağlanma ilişkisi kurduğu nesneye yöneltecektir. Öfkeyi yöneltmenin bir çok şekli olabilir. Kendine yönelen öfke depresyona ve intihara kadar gidebilir. Öfke diğer kişiye yönlendirilirse  karşı tarafa zarar verme, psikolojik yada fizyolojik şiddet uygulama, hatta öldürmeye kadar giden bir süreç tetiklenebilir.</p>
<p>Sevgi sandığımız, altında bağımlılık ve yetersizlik duygularını barındıran saplanıp kalma ya da yapışıp kalma durumu olabilir. Sağlıklı ruh yapısına sahip olmayan bireylerde bu duygu durumu söz konusu olabilir. Aşk sandığımız duygu da bebeklik döneminde bağlanma ilişkisinin sağlıklı gelişememesinden dolayı kişide hastalık boyutuna varan bir duygu durumu ortaya çıkarabilir. Aşk cinayeti gibi tanımlanan bu dehşet verici olaylar sırf bu hastalıklı ruh hali sebebiyle yaşanmaktadır.</p>
<p>İnsan varoluşu gereği diğer canlılarla ilişki içerisinde olmak zorundadır. Bu kişinin mutluluğu ve huzuru için gereklidir. Kişi mutlu olmadığı bir ilişkiyi inatla sürdürmeye çalışıyorsa, bu üzerinde düşünülmesi ve müdahale edilmesi gereken bir durumdur. Kişi kendisiyle mutlu olmayan birine saplanıp kalıyor ve ne olursa olsun mutsuzda olsak yanımda olsun şeklinde düşünüyorsa bu da çok ciddi anlamda tehlikeli bir soruna işaret etmektedir. Aşk sanılan hastalıklı bir duygu, sevgi sanılan temelinde sevgilinin olmadığı bağımlılık olabilir. Hem kişi hem çevresi için tehlikeli olduğundan fark edildiğinde müdahale edilmelidir. Gencecik yaşamlar solmadan, çok geç kalınmadan, bir an önce..</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.cozumpsikoloji.com/sevgimi-bagimlilik-mi-ask-mi-hastalik-mi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>EYVAH OKULLAR AÇILDI!  (ÇOCUKLUK DÖNEMİ KORKULARI VE SOSYAL GERİ ÇEKİLME)</title>
		<link>http://www.cozumpsikoloji.com/eyvah-okullar-acildi-cocukluk-donemi-korkulari-ve-sosyal-geri-cekilme.html</link>
		<comments>http://www.cozumpsikoloji.com/eyvah-okullar-acildi-cocukluk-donemi-korkulari-ve-sosyal-geri-cekilme.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 10 Feb 2010 20:18:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.cozumpsikoloji.com/?p=44</guid>
		<description><![CDATA[Korku her insanın deneyimlediği sağlıklı bir duygudur, çocukların da gelişimlerinde korku ve endişe duygusu sağlıklı gelişimlerinin bir parçası olarak yaşanır. Bu korku ve endişe duygularının bir bozukluk sayılabilmesi için çocuğun hayatını olumsuz yönde etkilemesi yani işlevlerini bozması gerekmektedir. İşlevselliğin bozulması anlamında çocuk ve ergenlerde kaygı bozukluğu % 10 ila %15 oranları arasında olduğu tahmin edilmektedir. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Korku her insanın deneyimlediği sağlıklı bir duygudur, çocukların da gelişimlerinde korku ve endişe duygusu sağlıklı gelişimlerinin bir parçası olarak yaşanır. Bu korku ve endişe duygularının bir bozukluk sayılabilmesi için çocuğun hayatını olumsuz yönde etkilemesi yani işlevlerini bozması gerekmektedir. İşlevselliğin bozulması anlamında çocuk ve ergenlerde kaygı bozukluğu % 10 ila %15 oranları arasında olduğu tahmin edilmektedir. Bu rakamlar kaygı ve korkuyu çocukluk dönemine ait en yaygın bozukluk yapar. Çocukluk dönemi korkuları en yaygın olarak okul fobisi ve sosyal fobi olarak ortaya çıkar.</p>
<p>OKUL FOBİSİ</p>
<p>Okul fobisi çocuk ve ergenlerde çok aşırı düzeyde engelleyici, çocuğun bütün işlevselliğini bozan ciddi akademik ve sosyal sorunlara yol açar. Genel olarak iki tip okul fobisi tanımlanmıştır. Ayrılma anksiyetesi dediğimiz çocuğun ebeveynlerinden ayrıldığında yada onlardan uzaklaştığında kendisinin yada ebeveynlerinden birinin başına bir şey geleceğinden kaygı duyarak sürekli endişelenmesi durumudur. Bunun için son yıllarda özellikle birinci sınıfa yeni başlayan öğrencilerin okula alışmaları amacıyla bir hafta önceden okula başlamaları alınan önemli tedbirlerden biridir. Ayrılık anksiyetesi olan çocuklar sıklıkla evdeyken ebeveynlerden birini yada her ikisini sürekli olarak takip ederler ve mümkünse onlarla birlikte uyumaya çalışırlar.</p>
<p>Çocuk okula başlamadan önce bu bir sorunmuş gibi algılanmayabilir hatta bazı aileler bunu çocuklarının kendilerine aşırı bağlı kalmasının bir göstergesi olduğunu düşündüklerinden bu durumu farkında olarak ya da bilinçsizce besleyebilirler. Çocuğun okula başlamasıyla birlikte, çoğunlukla ilk kez çocuk uzun bir süre ebeveynlerinden ayrı kalması gerektiğinden okul fobisinin temelleri atılmış olur. Çocuğun yaşadığı ayrılma kaygısının nesnesi okul olduğundan negatif duygular okula yöneltilir ve çocuk okula gitmek istememeye başlar. Bununla ilgili yapılan bir çalışmada ayrılma kaygısı nedeniyle okulu reddeden çocukların %75’inin annelerinin de çocukluklarında okula gitmeyi reddettikleri bulunmuştur.</p>
<p>Bu çalışmada çocukların okul reddinin yada okula gitmeye karşı direncin anne çocuk ilişkisindeki bazı güçlüklerden kaynaklandığı bulunmuştur. Bu durumda anne kendi ayrılık kaygısını ifade ediyor ve fark etmeden çocuğun kaçınmaya yönelik ve bağımlı davranışlarını pekiştiriyor olabilir. Örneğin çocuk okuldan kaçınmak için bir arkadaşını ya da öğretmenini bahane ettiğinde anne de öğretmeni ya da çocuğun arkadaşlarını suçlama eğilimine gidip çocuğun kaçınmasına destek olabilir. Çocuklarını okul okul yada sınıf sınıf gezdirmeye çalışan anneler vardır.</p>
<p>Okul reddinin ikinci önemli tipi okula karşı var olan gerçek bir fobiyle ilişkilidir. Bu tip okul fobiklerde korku özgül olarak okula karşıdır yada genel bir sosyal fobiyle ilişkilidir. Genellikle bu tiptekiler okula gitmeyi reddetmeye ilk okula başladıklarında değil de hayatlarının daha ileri bir döneminde başlarlar. Okuldan kaçınma davranışları daha ciddi ve kalıcıdır. Korkuları daha çok okul ortamının çeşitli bileşenleriyle ilişkilidir. Akranlarla yaşanan gerçek huzursuzluklar ya da akademik başarıyla ilgili endişeler buna örnek olarak gösterilebilir.</p>
<p>SOSYAL FOBİ</p>
<p>Hemen hemen bütün sınıflarda aşırı sessiz, içine kapanık, diğerleriyle iletişim kurmakta isteksiz bir yada iki çocuk vardır. Bu çocuklar genellikle evlerinde de sadece aile üyeleriyle iletişim kurarlar yada akrabalarıyla oynarlar. Daha önceden görmediği insanlardan genç ya da yaşlı ayrımı yapmaksızın kaçınırlar. Bu utangaç tavırları yeni şeyler öğrenmelerini ve beceriler kazanmalarını, başkalarının zevk aldığı aktiviteleri denemelerine engel teşkil eder. Genellikle oyun alanlarından ve komşu çocukların oynadıkları oyunlardan kaçınırlar. Bazı utangaç gençler sadece sadece yakınlaşmada diğerlerine göre yavaş kalırlarken gerçek bir geri çekilme sorunu yaşayan gençler diğer insanlarla ne kadar vakit geçirirlerse geçirsinler asla yakınlık kuramazlar. Aşırı utangaç çocuklar yabancı bir ortamda konuşmayı kesinlikle reddederler. Buna seçici konuşmama (mutizm) denir. Kalabalık bir ortamda genellikle ebeveynlerine yapışıp kalırlar yada eşyaların arkasına saklanırlar, bir köşeye sinerler yada büzüşürler ve hatta tepinme gibi davranışlarda gösterebilirler. Evde yalnız kaldıklarında ebeveynlerine kendilerini endişelendiren konular ve durumlar hakkında sonu gelmez sorular yöneltirler. Fakat bu çocuklar aile dostları ve aile üyeleriyle genel olarak sıcak ve doyurucu ilişkilere sahiptirler. Kabul görmek için çabalarlar, yakınlık kurmak için isteklidirler. Utangaçlık ve geri çekilme değişkenlik gösteren bir sorun olduğundan, bu bozukluğun sıklığı hakkında derlenmiş hiçbir istatistik yoktur.</p>
<p>Yine bazı çocuklar da sosyal ortamlarda aşırı kaygı duyarlar, bu durum yetişkinlerde görünen sosyal fobiye benzemektedir. Bu çocuklardan aşırı kaygı duydukları durumları listelemeleri istenildiğinde, diğer insanların bulunduğu ortamlarda performans göstermelerini gerektirecek bütün aktiviteler, yüksek sesle sınıfta konuşma, tahtaya yazı yazma gibi her türlü aktiviteden duydukları kaygının kontrol grubundaki çocuklardan 3 kat daha fazla olduğu rapor edilmiştir. Bu tip durumlarla karşılaştıklarında ağladıklarını, kaçındıklarını, yüksek ateş, mide bulanması gibi somatik yakınmalarının olduğunu dile getirmişlerdir.</p>
<p>Sosyal fobi için sıklıkla önerilen açıklama kaygının sosyal etkileşimle başladığı, bu etkileşimin çocuğun sosyal ortamlardan kaçınmasına neden olduğu, sonuç olarak da çocuğun sosyal beceriler alanında yeterince deneyim edinemediği yönündedir. Önerilen bir diğer açıklama da çocuğun akranlarıyla ilişki kurmasını kolaylaştıracak sosyal bilgi ve becerilerden yoksun olabilecekleri yönündedir. İzole çocukların arkadaş edinmek için çok az girişimde bulundukları ve oyunlarda daha az yaratıcı olduklarını gösteren bulgular sosyal beceriler konusundaki yoksunluklarına işaret edebilir. Son olarak da, izole çocuklar geçmişte zamanlarının çoğunu yetişkinlerle geçirdikleri için, yetişkinlerle çocuklarla olduğundan daha özgürce iletişime girerler.</p>
<p>Çocukluk fobilerinin tedavisinde en sık kullanılan yöntemlerden bir kaçı şöyledir. Karşı koşullama dediğimiz çocukları adım adım korkulan nesneyle “maruz bırakma” yöntemi tedavide çok sık kullanılır ve başarılı sonuçlar elde edilir. Bütün temeli olmayan korkuların ortadan kaldırılmasında en başarılı yöntem maruz bırakmaktır. “Model alma” nında etkili bir yöntem olduğu kanıtlanmıştır. Örneğin, korkan çocuk bir başka arkadaşının korktuğu durumdaki davranışlarını gözlemlemekte ve taklit ederek korkusuz davranışlar gösterebilmektedir. Bir çalışmada gençlere adım adım akranları arasına karışan ve onlarla olmaktan zevk alan izole bir çocuğun videosu izletilmiştir. Buda model almaya bir başka örnektir. Korkulan nesne yada duruma yaklaştıkça ödüllendirilmesi de kaygı duyan çocuğu yüreklendiren bir yöntemdir. Hem model alma hem de edimsel tedaviler korkulan şeyle yüzleşmeyi gerektirir. Okul fobik çocukların kaçınma ve korkuları çok büyük ve uzun süreli olduğunda doğrudan, basamaklı maruz bırakma yoluyla duyarsızlaştırmayı gerektirebilir.Tedavide ailenin de terapiye katılması çok önemlidir, özellikle annede var olan ayrılık anksiyetesi üzerinde çalışılması gerekebilir.</p>
<p>Kaynak: Abnormal Psyacology</p>
<p>Hazırlayan: Psk.Nur GEZEK</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.cozumpsikoloji.com/eyvah-okullar-acildi-cocukluk-donemi-korkulari-ve-sosyal-geri-cekilme.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>CİNSEL SAPKINLIKLAR (PARAFİLİLER)</title>
		<link>http://www.cozumpsikoloji.com/cinsel-sapkinliklar-parafililer-1.html</link>
		<comments>http://www.cozumpsikoloji.com/cinsel-sapkinliklar-parafililer-1.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 10 Feb 2010 20:16:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.cozumpsikoloji.com/?p=42</guid>
		<description><![CDATA[Cinsel Sapkınlıklar (Parafililer) Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel Elkitabı olan DSM-IV ‘de olağandışı nesne ve cinsel aktivitelerin cinsel açıdan çekici bulunması ile ilgili bozukluklar olarak tanımlanmaktadır. Tanı konulabilmesi için en az 6 ay bu çekiciliğin yoğun olması ve sürmesi gerekmektedir. Ayrıca tanı konulabilmesi için kişinin bu dürtülere göre davranması veya bunlardan dolayı belirgin bir sıkıntı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Cinsel Sapkınlıklar (Parafililer) Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel Elkitabı olan DSM-IV ‘de olağandışı nesne ve cinsel aktivitelerin cinsel açıdan çekici bulunması ile ilgili bozukluklar olarak tanımlanmaktadır. Tanı konulabilmesi için en az 6 ay bu çekiciliğin yoğun olması ve sürmesi gerekmektedir. Ayrıca tanı konulabilmesi için kişinin bu dürtülere göre davranması veya bunlardan dolayı belirgin bir sıkıntı yaşaması gerekmektedir. Her hangi bir kişinin cinsel sapkınlığa benzer dürtü ve fantezileri olabilir ( kendi cinsel organını bir yabancıya gösterme fantezisi gibi), ancak bu fanteziler tekrarlayıcı ve yoğun değilse, ve kişi bu dürtülere yönelik davranışlar göstermiyorsa veya bundan dolayı sıkıntı yaşamıyorsa, parafili tanısı almaz.</p>
<p>Genellikle birden fazla parafili bir arada görülebilir ve böyle bir kişilik örüntüsü kişilik bozukluğu ve ya şizofreni gibi bir başka akıl hastalığına işaret eder. Parafilinin görülme sıklığıyla ilgili çalışmalar, cinsel yönelimi ne olursa olsun, genelde bu sorunun erkeklerde görüldüğünü ortaya koymaktadır. Parafik davranışlar genellikle yirmi beş yaşından sonra azalmaktadır, ve bazı prafikler cinsel sapkınlıkları olmayan eşler tercih ettiklerinden sıklıkla yasal sorunlar yaşamaktadırlar.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>FETİŞİZM</strong></p>
<p>Genel olarak bir çok insan için vücudun belirli kısımları cinsel açıdan uyarıcıdır, ancak fetişizmde cinsel uyarılmaya yol açan vücudun belirli kısımları değil, cansız nesnelerdir. Genellikle erkek olan fetişistler, cansız tutku nesnelerine, örneğin kadın ayakkabısı gibi fetişlere yani cansız nesnelere karşı tekrarlayan ve yoğun bir dürtü hissederler. Tutku nesnesi olmadan cinsel uyarılma olmaz bu kişilerde. Eldivenler, ayakkabılar, ince çoraplar, özellikle iç çamaşırları fetişistler için uyarılmaya yol açan nesneler olabilir. Bazıları fetiş nesnelerini yanlarında taşırlar bazıları da cinsel birleşme öncesinde uyarılma için eşlerinden fetiş nesnelerini giymelerini isterler. Fetişistlerin bu nesnelere karşı duydukları çekim istem dışı ve karşı konulmazdır. Fetişizm ile çekici bulma arasında fark vardır, fetişist uyarılma için mutlaka fetiş nesnesini görmeli veya ona dokunmalıdır, fetiş daha erken dönemlerde örneğin çocukluk döneminde belirlenmiş olsa bile, bu bozukluk genellikle ergenlik döneminde başlar.</p>
<p>Eğer bir erkek, kadın giysileri giyerek cinsel olarak uyarılabiliyorsa, kendini bir erkek olarak görse de travestik fetişizm veya travestizm söz konusudur. Ancak kadın giysileri giymek cinsel uyarılmaya yol açmadıkça bir kadın gibi giyinip kadınları taklit edenleri travesti olarak değerlendirmemek gerekir. Travestisizm, cinsel kimlik bozukluğunda veya bazı eşcinsellerde görülen karşıt cins gibi giyinme davranışı ile karıştırılmamalıdır. Travestiler erkek ve heteroseksüeldirler. Genellikle düzenli olarak değil, dönemsel olarak kadın gibi giyinirler. Bazıları erkek giysilerinin içine kadın çamaşırları giyerler. Karşıt cins gibi giyinmedikleri sürece görünüşleri, davranışları, ve cinsel tercihleri erkeksidir. Çoğu evlidir. Karşıt cins gibi giyinme gizli ve özel durumlarda ortaya çıkar ve pek az aile üyesi tarafından bilinir. Zamanla karşıt cins gibi giyinme dürtüsü artabilir, ancak bu nadiren cinsel kimliğin değiştirilmesine, yani kişinin kendini bir kadın gibi hissetmesine yol açar. Bununla birlikte kadın gibi giyindiklerinde kendilerini kadın gibi hissettiklerini belirten travestilerde vardır. Travestizm genellikle çocuklukta ve ergenlik döneminde kısmi olarak karşıt cins gibi giyinme şeklinde başlar.</p>
<p><strong>PEDOFİLİ VE YASAKSEVİ (İNSEST)</strong></p>
<p>Pedofili genel olarak yetişkin erkeklerde görülür ve cinsel açıdan tatmin olabilmek için ergenleşmemiş çocuklarla fiziksel ve cinsel temas kurarlar. DSM-IV’ de göre bu tanının konulabilmesi için kişinin en az 16 yaşında olması ve cinsel temas kurduğu çocuktan en az 5 yaş büyük olması gerekmektedir. Pedofili kendi cinsine  yada karşıt cinse yönelik görülebilir ve genellikle şiddete baş vurulmaz. Her ne kadar kurbanlarına zarar vermeseler de, çocukları evcil hayvanları öldürerek yada tehdit ederek korkutabilirler. Bazen sadece çocuğun başını okşayabilirler, bazen de çocuğun cinsel organına dokunabilirler yada kendi cinsel organlarına dokunmalarını isteyebilirler.  Nadiren cinsel birleşme talebinde bulunurlar. Eğer ebeveynler tarafından fark edilmez yada çocuk bu durumu aileye açıklamazsa bu durum haftalar, aylar, hatta yıllarca sürebilir. Eğer pedofili yanında aynı zamanda cinsel sadizm yada antisosyal kişilik bozukluğu varsa, bu tanıyı alan vakalar kurbanlarına ciddi zararlar verebilirler, çocuklara tecavüz ederler, pedofiliden farklı olarak çocuğa ciddi fiziksel zararlar verme isteği duyarlar.</p>
<p>Yasaksevi(insest) evliliğin yasak olduğu yakın akrabalar arasındaki cinsel ilişkiyi tanımlar. Yasaksevi bir çok toplum için tabudur, ve bugünkü bilimsel gerçekliğe de tabu olması uygunluk göstermektedir. Pedofili ve yasaksevi arasında ciddi farklılıklar vardır. Yasaksevi tanımı gereği aile üyeleri arasındadır, pedofilide mutlaka aile üyeleri arasından olması gerekmez.. Pedofilide cinsel açıdan gelişmemiş çocuklara ilgi duyulurken, yasaksevide bir ebeveyn cinsel olarak gelişmeye başlayan çocuğuna ilgi duyar.</p>
<p>Çocuk pornografisinin çocuklara tecavüz edilmesinde önemli bir bileşen olduğunu iddia edenler olsa da, 11 erkek pedofilik ile yapılan yeni bir çaışmada bu tür pornografik metaryalin gerekli bile olmadığı saptanmıştır.</p>
<p>Pedofilikler ve insest ilişkisinde bulunanlar genellikle ahlaki ve dini açıdan katı değerleri olan kişilerdir. Kurbanlar ya bir arkadaşlarının ya da komşularının çocuklarıdır. İnsestin ortaya çıktığı ailelerin genellikle beklenmedik şekilde ataerkil ve geleneksel olduklarını, özellikle kadınların boyun eğici bir rol üstlendiklerini ortaya koyan kanıtlar vardır. Bu ailedeki ebeveynlerde çocuklarını ihmal etme ve onlardan duygusal olarak uzak kalma eğilimi görülmektedir. Ayrıca annenin olmadığı yada engelli olduğu ailelerde insestin daha yaygın olduğuna inanılmaktadır, çünkü aksi halde anneler kızlarını aile içinde cinsel kötüye kullanıma karşı koruyabilmektedirler. Son zamanlarda aile içinde yaşananlar da dahil olmak üzere tacizcilerin hemen hemen yarısının erkek ergenler tarafından gerçekleştirildiği ortaya konmuştur. Muhtemelen içinde bulundukları negatif ve karmaşık ruhsal süreçler ve aile ortamı nedeniyle, yetişkin suçluların çoğunda da kanun dışı davranışlar erken gençlik döneminde görülmeye başlamaktadır. bu gençlerin çoğu çocukluklarında kötüye kullanıma maruz kalmışlardır. Cinsel amaçlı suç işleyenlere nazaran çocuklara yönelik sapkın davranışlarda bulunanların sosyal becerileri daha az gelişmiştir ve sosyal açıdan izole bir yaşamları vardır. Bu kişilerde akademik sorunlar da yaygındır. Bu kişilerin çocukluklarında polisle sık sın sorun yaşayan çocuklar oldukları söylenebilir ve davranım bozukluğu tanısına da beklendiği gibi sık rastlanır. Beklenenin aksine bu kişilerde depresyon oldukça yaygındır ve belki çocukları kötüye kullanma konusundaki bu duyarsızlıklarının temelinde yaşamlarında çok mutsuz olmaları yatmaktadır.</p>
<p>GÖZETLEMECİLİK (RÖNTGENCİLİK)</p>
<p>Bazı durumlarda bir erkek tesadüfen çıplak olarak karşılaştığı bir kadını gizlice izleyebilir. Eğer erkek temelde geleneksel bir cinsel yaşama sahipse bu durum gözetlemek olarak adlandırılsa da, böyle bir kişi gözetlemeci olarak değerlendirilmeyebilir. Gözetlemecilik, cinsel doyuma ulaşmak için başkalarını soyunukken yada cinsel ilişki sırasında gözetlemek demektir. Genellikle gözetleme yoluyla kişi cinsel doyuma ulaşır ve bazen cinsel doyuma ulaşmak için gözetlemecilik yapmak şarttır. Gözetlemeci başkalarını seyrederken yada daha sonra gözetlediklerini hatırlayıp masturbasyon yaparak cinsel doyuma ulaşır. Gözetlemecilikte gözetleyen ile gözetlenen arasında cinsel temas olması çok nadir karşılaşılan bir durumdur. Gerçek bir gözetlemeci kendisi için soyunan bir kadından haz duymaz, burada önemli olan risk faktörünün olup olmamasıdır. Gözetlemeciyi asıl heyecanlandıran kadının gözetlendiğini fark etmesi halinde vereceği tepkileri düşünmektir. Bazı gözetlemeciler de özellikle cinsel ilişkide bulunan çiftleri gözetlemekten haz alırlar.</p>
<p>Gözetlemeciler genellikle sakin görünümlü, genç, bekar ve doğrudan cinsel ilişkiye girmekten korkan kişilerdir.Gözetleme yoluyla alınan haz gerçek cinsel ilişkiden alınan hazzın önüne geçmekte belki de kişinin gözetlediği kişilerden daha güçlü hissetmesne yol açmaktadır. Gözetlemeci bu yaşadıklarından dolayı rahatsızlık duymaz.</p>
<p>TEŞHİRCİLİK</p>
<p>            Cinsel doyuma ulaşabilmek için kişinin cinsel organını, onu görmeye istekli olmayan bir başka kişiye gösterme ihtiyacının tekrarlanan bir biçimde ortaya çıkması teşhircilik olarak tanımlanır. Gözetlemecilikte olduğu gibi teşhircilikte de cinsel organın gösterildiği kişiyle cinsel temas kurma çok nadiren rastlanan bir durumdur. Cinsel uyarılmanın olabilmesi için teşhirci ya cinsel organını gösterdiğini hayal eder, ya da gerçekten gösterir ve bu hayali yada gerçek gösterme sahnesi sırasında masturbasyon yapar. Bir çok vakada teşhircinin cinsel organını gösterdiği kişiyi şaşırtma yada utandırma isteği söz konusudur. Tüm cinsel suçlar arasında polis kayıtlarında en fazla yer alan suç gözetlemecilik ve teşhirciliktir. Genellikle çoğunluğu erkektir.</p>
<p>            Teşhirci çok yoğun ve kontrol edilemez bir biçimde cinsel organını gösterme dürtüsüne sahiptir ve bu dürtüyü tetikleyen cinsel uyarılma, kaygı yada huzursuzluktur. Bu dürtü o kadar yoğundur ki örneğin omiriliği hasar gören ve bu nedenle belden aşağısını hareket ettiremeyen ve hissetmeyen bir teşhirci bunlara rağmen cinsel organını gösterme çabalarına devam etmiştir.( DeFazio ve ark. 1987) Kompulsif bir yapıya sahip olan bu dürtü, gösterme davranışının giderek daha sık tekrarlanmasına, hatta mümkün olduğu kadar aynı yerde ve aynı saatte yapılmasına yol açabilir. Teşhirciler o kadar kendilerini kaptırabilirler ki bu davranışın sosyal ve kanuni sonuçlarını o anda düşünmezler. Teşhir anındaki çaresizlik ve gerginlik, çarpıntıya, baş ağrısına ve gerçeklik hissinin kaybolmasına yol açabilir. Sonrasında aşırı bir pişmanlık ve titreme başlar. Teşhircilerin tecavüz gibi şiddet içeren suçları işleme oranları düşüktür. Genellikle teşhirciler karşı cinse yakınlaşmada zorluk yaşarlar ve kişiler arsı ilişkilerde zorluk çekerler. Teşhircilerin yarısı evlidirler ancak eşleriyle olan cinsel ilişkileri tatminkar değildir.</p>
<p>            Erkek teşhirciler üzerinde yapılan bir çalışmada teşhirciler normal insanlar ve şiddet içeren  cinsel saldırılarda bulunan suçlularla karşılaştırıldığında, teşhirciler parkta oturan tamamen giyinik bir kadın gibi cinsel bir özellik taşımayan durumlardan daha çok etkilenmişlerdir. Bu durum teşhircilerin cinsel temasın kur yapma aşamasıyla ilgili ipuçlarını yanlış değerlendirdikleri hipotezini desteklemektedir. Aynı çalışmada teşhircilerin şiddet içeren slaytlardan daha az uyarıldıkları saptanmıştır. Bu bulgu teşhircilerin fiziksel olarak zararlı olabilecekleri yönündeki yaygın düşüncenin doğru olmadığını ortaya koymaktadır.</p>
<p>CİNSEL SADİZM VE CİNSEL MAZOŞİZM</p>
<p>            Cinsel sadizmin en önemli özelliği cinsel doyumun olabilmesi için diğer kişiye acı yada psikolojik ıstırap çektirmenin tercih edilmesidir. Cinsel mazoşizmde cinsel uyarılmanın olabilmesi ya da arttırılabilmesi için kişinin acı yada aşağılanmaya boyun eğmeyi tercih etmesi gerekmektedir. Bu iki tür bozuklu hem heteroseksüellerde hemde eşcinsellerde görülebilir ancak bu bozukluğun görüldüğü vakaların %85 inin esas olarak heteroseksüel oldukları belirtilmektedir. Kadın sadist yada mazoşistler de vardır. Bu bozukluk erken yetişkinlik döneminde başlar ve sadist ve mazoşistlerin çoğu cinsel yaşantılarından memnundur.</p>
<p>            Sadistlerin çoğu karşılıklı olarak cinsel haz yaşayabilmek için mazoşistlerle ilişki kurarlar. Bunlar cinsel yaşantıları dışında geleneksel bir şekilde yaşarlar ve bunların çogunun gelir ve ekonomik düzeylerinin ortalamanın üzerinde olduğunu gösteren kanıtlar vardır. Sadist cinsel doyuma ulaşmak için eşine acı verirken mazoşist bu acıya maruz kalmakla cinsel doyuma ulaşır. Bu kişiler sadist yada mazoşist cinsel yaşantıları örneğin tokat atmayı cinsel ilişkinin başlangıcı yada bir aşaması olarak görürler.</p>
<p>            Her ne kadar bunlar her iki rolü yani hem baskın hem çekinik rolü oynayabilseler de , mazoşistlerin sayısı daha fazladır. Bu nedenle fahişelerin çalışmalarında sertlik ve disiplin ile ilgili konular dikkate değer bir bölümü oluşturmaktadır. Cinsel mazoşizm farklı şekillerde ortaya çıkabilir. Örneğin hareketlerin engellenmesi( fiziksel olarak bağlanma), gözlerin bağlanması, dövülme, kamçılanma, elektrik şokuna maruz kalma, kesilme ve aşağılanma gibi.</p>
<p>            Sadist ile mazoşist ilişki sırasında yaşayacakları aktiviteleri önceden belirlerler. Çiftin birlikte belirlediği aktivitelerde acı, aşağılanma yada hükmetme yada her ikisi birden yer alır. İtaat ve hükmetme ile ilgili temalarda fiziksel eziyet kadar önemlidir. Önceden belirlenmiş olan bu aktivitelerin her iki taraf içinde  cinsel uyarılmayı arttıracak “hayali” bir anlamı vardır. Örneğin mazoşist eski devirlerde olduğu gibi güçlü bir sultana satılan bir köle rolünü oynayabilir.</p>
<p>            Bazı sadistler cinayet işleyebilir yada diğer kişiyi sakat bırakabilirler. Genellikle bunlar cinsel doyum alabilmek için yabancı kişilere eziyet eden ve bu nedenle hapse girmiş suçlulardır. Sadistlerin öfkelendiklerinde bir birlerine gösterdikleri davranışlar, sadist olmayan suçlulardan çok farklıdır. Sadist cinsel suçlular daha çok polis rolüne girerler ve zincirleme cinayet işlerler, kurbanlarını bağlarlar yada saklarlar. Neyse ki sadizm ve mazoşizm genellikle fantezilerle sınırlıdır ve DSM-IV de göre bunlar fantezilere sınırlı kaldığı, yani davranışa dönmediği sürece ve kişi bunlardan dolayı belirgin bir sıkıntı duymadığı takdirde bozukluk olarak kabul edilmez. Yine DSM-IV de göre bunlar davranışa döndürülmedikçe geleneksel olmayan fantezilere sahip olmak bozukluk değildir. En azından fantezi düzeyinde yaratıcılığı destekleyen bir sosyal ortam sağlanabilirse, pek çok kişi cinsel ilişki sırasında aklına yada gözünün önüne gelenlerden dolayı rahatsızlık duymayı bırakabilir. Bunun sonucunda daha fazla sadistik yada mazoşistik fanteziler ortaya çıkabilir  ama tanı alacak düzeydeki sadistik yada mazoşistik sayısında azalma olur.</p>
<p>Kaynak: Abnormal Psychology</p>
<p>Hazırlayan: Psk. Nur GEZEK</p>
<p><strong> </strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.cozumpsikoloji.com/cinsel-sapkinliklar-parafililer-1.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
