Archive | Makaleler

İNSAN CİNSEL TEPKİ DÖNGÜSÜ VE CİNSEL İŞLEV BOZUKLUKLARI

Psikolojik bir problem sadece o problemi yaşayan kişiyi değil, aynı zamanda o kişinin yaşamında önemli yer tutan kişiler içinde bazı sonuçlara yol açar. Diğer insanlarla sosyal ilişki kuramayan kişiler yaşamlarındaki pek çok fırsatı kaçırırlar ve kendileri ile ilgili değerlendirmeleri çok zayıf olur. Böyle bir kişi eşi, çocuğu ya da arkadaşları için hayal kırıklığı yada suçluluk kaynağı olabilir. Eşlerden birinde ya da her ikisinde seks korkusunun olması evlilik ilişkisini çok etkileyecektir. Cinsel işlevlerdeki bozulma bazen o kadar ciddi olabilir ki, cinsel aktivitelerden tatmin sağlamak bir yana, çift arasındaki şevkat bile ortadan kalkabilir.

İnsan cinsel tepki döngüsü ile ilgili erkek ve kadınlarda hemen hemen benzer olduğu görülen cinsel tepki döngüsünün 4 aşaması tanımlanmıştır.

  1. İSTEK: Helen Singer Kaplan (1974) tarafından ortaya atılan bu ilk aşamada, sıklıkla cinselliği uyaran fantezilerle bağlantılı olarak ortaya çıkan cinsel istek ve ilgiye işaret eder.
  2. HEYECAN: Masters ve Johnson’ a göre ilk aşama olan heyecan, cinsel organlardaki kan akışının artması şeklindeki fizyolojik değişikliklerle bağlantılı olarak ortaya çıkan cinsel zevkin, öznel olarak yaşanmasıdır.
  3. ORGAZM: Bu aşamada cinsel zevk tepe noktaya ulaşır ki bu binlerce yıldan beri hem sanatçıları hem de sıradan insanları büyülemektedir. Bu aşamada erkeklerde boşalma arzusu kaçınılmaz bir hal alır ve hemen her seferinde boşalma ortaya çıkar. ( çok nadir durumlarda bazı erkekler boşalmadan orgazm olurlar yada orgazm olmadan boşalırlar). Hem erkek de hem kadında genel bir kas gerilimi ve istemsiz pelvis hareketleri görülür.
  4. ÇÖZÜLME: Masters ve Johnson’ a göre bu son aşamada genellikle orgazmı izleyen bir rahatlama ve kendini iyi hissetme hali ortaya çıkar. Erkeklerde bunu uyarılma ve sertleşmenin olmadığı bir dönem takip eder ki bu dönemin ne kadar süreceği hem kişiden kişiye hem de aynı cins için farklı denemelerde değişiklik gösterir. Kadınlar ise çok kısa sürede yeniden cinsel heyecan duyarak hemen tepki verebilir hale gelebilir ki, bu onların çoklu orgazm yaşamalarını mümkün kılar.

Unutmamak gerekir ki, cinsel tepki döngüsü bir kurutlu yani bilimsel olarak yaratılmış bir durumdur. Aslında cinsel ilişki düşünce, duygu, davranış ve biyolojik tepkilerin birlikte görüldüğü devamlı bir süreçtir.

CİNSEL İSTEK BOZUKLUKLARI

Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel Elkitabı olan DSM-IV de iki tür cinsel istek bozukluğundan söz edilmektedir. Bunlardan ilki Azalmış(hipoaktif) cinsel istek bozukluğudur ve cinsel fantezi ve etkinliklerde bulunma isteğinin eksikliği ya da hiç olmaması şeklinde tanımlanmaktadır. İkincisi ise cinsel tiksinti bozukluğudur ve kişinin cinsel temastan neredeyse tamamen kaçındığı daha ciddi bir bozukluk olarak tanımlanmaktadır. Genel olarak yetişkin nüfusun %20 de azalmış cinsel istek bozukluğu olduğu düşünülmektedir. Azalmış cinsel istek ya da cinsel tiksinti bozukluğunun nedenleri hakkında pek fazla bilgimiz yoktur. Kliniklere baş vuran kişiler gözden geçirildiğinde cinsel istete azalma bozukluğunda tercih edilmeyen cinsiyetteki bir eşle cinsel ilişkide bulunmaya çalışma, kontrolü kaybetme korkusu, hamilelikten korkma, depresyon, sakinleştiriciler yada antihipertansiyon ilaçlarına bağlı olarak ortaya çıkan yan etkiler, gergin insanlararası ilişkiler (evlilikte ya da çiftler arasında çatışma olması) eşlerini örneğin hijyen kurallarına yeterince uymadığından dolayı çekici bulmama gibi nedenler sayılabilir. Diğer olası nedenler ise tecavüz ya da çocuklukta cinsel kötüye kullanım gibi cinsel travma geçirmiş olma, AIDS gibi cinsel yolla bulaşan hastalıklara yakalanma korkusudur. Aynı zamanda öfkenin kadınlarda daha az olmak üzere hem kadınlarda hemde erkeklerde cinsel isteğin azalmasında önemli bir rol oynadığı ortaya konmuştur. Günlük yaşamlarında güçlük yaşadıklarından şikayetçi olanların cinsel istek düzeyi düşük olmaktadır.

CİNSEL UYARILMA BOZUKLUKLARI

Bazı kişiler cinsel istekte hiç sorun yaşamazken, cinsel olarak uyarılmakta yada uyarılmayı sürdürmekte zorluk yaşayabilirler. Uyarılma bozukluğunun iki alt kategorisi kadında cinsel uyarılma bozukluğu erkekte erektil bozukluktur. Cinsel uyarılma bozukluğu tanısının konulabilmesi için kadında birleşmenin devamı için gerekli olan vajinal ıslanmanın sürekli olarak yetersiz olması, erkeklerde ise cinsel aktivitenin tamamlanabilmesi için gerekli olan sertleşmenin sürekli olarak sağlanamaması veya sürdürülememesi gerekir.

Cinsel işlev bozukluklarının en önemli nedenlerinden ikisi olan performans korkusu ve kendini seyretme ( cinsel ilişkiyi yaşamak yerine cinsel ilişkide bulunan kendini seyretme) faktörlerinin rolüne ek olarak, kadın uyarılma bozukluklarında rol oynayan diğer bazı spesifik nedenler de vardır. Örneğin bir kadın kendisi için nelerin cinsel açıdan uyarıcı olduğunun farkında olmayabilir. Cinsel ihtiyaçları hakkında konuşmaktan utanma da buna eklenince, eşinin davranışlarını uyarıcı bulmayabilir, hatta tiksindirici bile bulabilir. Serleşme sorunların da ise daha geniş bir yelpaze olmakla birlikte son yapılan çalışmalarda sertleşme sorunlarının 2/3 sinin biyolojik bir temele sahip olduğu ve genellikle psikolojik faktörlerin de eşlik ettiğini ortaya koymaktadır.

ORGAZM BOZUKLUKLARI

DSM-IV de biri kadınlarda ikisi erkeklerde görülen üç tğr orgazm bozukluğu yer almaktadır. Eskiden ketlenmiş kadın orgazm bozukluğu olarak adlandırılan kadın orgazm bozukluğu, normal bir cinsel heyecan döneminin sonunda orgazmın yaşanamaması durumudur.

Bu problemi açıklamak için pek çok neden sıralanabilir. Belki de kadınların erkeklerin aksine orgazm olmayı öğrenmeleri gerekmektedir yani belki de orgazm kadınlar için erkeklerde olduğu gibi doğuştan olan bir durum değildir. Erkeklerde hemen her zaman orgazmla birlikte ortaya çıkan boşalma üremenin olabilmesi için zorunludur. Araştırma sonuçları ilk cinsel birleşme yaşantısından önce hiç masturbasyon yapmamış ya da çok az yapmış kadınlarda orgazm olamama durumunun, masturbasyon yapmış kadınlara oranla daha fazla görüldüğünü ortaya koymaktadır. Klinik veriler orgazm bozukluğunda cinsel bilgi eksikliğinin de önemli bir rol oynadığını ortaya koymaktadır. Bir diğer faktörde kontrolü kaybetme korkusudur. Fransızlar orgazm için “la petite mort” (küçük bir ölüm) ifadesini kullanmaktadırlar. Bazı kadınlar orgazm sırasında kontrolsüz bir şekilde bağıracaklarından, kendilerini küçük düşüreceklerinden ve ya bayılacaklarından korkarlar. Bununla bağlantılı olarak ortaya çıkan bir başka ketlenme nedeni de insanın bilincinden uzaklaşarak, vücuduna teslim olmanın yakışıksız bir davranış olduğu inancıdır. Her ne kadar bazı kadınlar öfke duydukları hatta küçümsedikleri erkeklerle sevişmekten zevk alsalar da, pek çoğu böyle bir erkekle birlikteyken kendilerini tutarlar. Eşlerden birinin diğerine cinsel hisler beslememesi de sorunun yaşanmasında rol oynayan bir başka faktördür.

Erkek orgazm bozukluğu ve erken boşalma DSM-IV de yer alan iki erkek orgazm işlev bozukluğu kategorisidir. Erkek orgazm bozukluğu veya zor boşalma nispeten daha az rastlanan bir durumdur, görülme nedenleri arasında hamile bırakma korkusu, sevgi vermeme, husumet ve kontrolü bırakma korkusu sayılabilir. Bazı durumlarda bu sorun omurilik yaralanması veya sakinleştirici kullanımı gibi fiziksel nedenlerden de kaynaklanabilir. Erken boşalma ise erkeklerde en yaygın olarak görülen işlev bozukluğudur. Genellikle belirgin derecede kaygı ile birlikte görülür. Erken boşalma olup olmayacağı üzerinde yoğunlaşma cinsel ilişkide birleşmenin aşırı derecede önemsenmesinin doğal bir sonucudur.

CİNSEL AĞRI BOZUKLUKLARI

DSM de cinsellikle ilgili olarak yer alan iki ağrı bozukluğu disparoni ve vajinismustur. Disparoni tanısı cinsel ilişki öncesinde, sırasında ya da sonrasında yineleyen ya da sürekli genital ağrı olması halinde görülür. Birleşme sırasında ortaya çıkan genital ağrı hemen her zaman, rahim yada penis bezlerindeki iltihaplanmalar gibi tıbbi nedenlerden kaynaklanır. Vajinismus, vajendeki kaslarda birleşmeyi engelleyecek biçimde yineleyen ya da sürekli istem dışı spazmın oluşmasıdır. Bir kurama göre vajinismus kadının kendini, eşini yada cinsel yakınlaşma zevkini bilinçdışı inkar etme isteğinden kaynaklanmaktadır. Bu kuramı destekleyen kanıtlar olmamakla birlikte hamilelik korkusu veya cinselliğe karşı olumsuz tutumlar vajinismusun ortaya çıkmasında rol oynayabilirler. Olumsuz tutumlar genellikle çocukluk döneminde cinsel kötüye kullanıma maruz kalma veya tecavüzün izlerini taşıyor olabilir.

Cinsel işlev bozukluklarının tedavisi vardır, ancak kaçınmak ve ertelemek sorunun pekişmesinde önemli rol oynadığından ertelemeden gerekli fizyolojik tetkikler yapıldıktan sonra terapi sürecine girilmelidir.

Kaynak: Abnormal Psychology

Hazırlayan: Psk.Nur GEZEK

Posted in MakalelerComments (0)

“BİREY” OLMA “AİLE” OLMA ÇATIŞMASI, EVLİLİK VE ÇİFT TERAPİSİ

Birey olmaktan, kendi istediği doğrultuda yaşamına yön vermekten çift olmaya geçişte, evlilikte ya da uzun süreli birlikteliklerde çatışmanın kaçınılmaz olduğu konusunda çiftler, araştırmacılar ve terapistler arasında neredeyse evrensel bir fikir birliği vardır. Başlangıçta çiftin birbirini ne kadar önemsediği, sevdiği, değer verdiği gibi daha romantik konular konuşulurken, evlilik planıyla birlikte çiftin nerede yaşayacağı, bütçeleri, çocuk isteyip istemedikleri, ailelerle iletişimi olumlu sürdürme beklentisi, hangi koşullarda çalışacakları, evdeki iş paylaşımı gibi bir çok romantik olmayan konuda karar verme zorunluluğu içine girdikçe cicim ayları bitip yerini çatışmaya bırakmaktadır. Evli olsun ya da olmasın bir arada yaşayan çiftler bu çatışmayı çözmek durumunda kalacaklardır. Eşler arasındaki ilişkinin kalitesini ve süresini bu tür çatışmalardaki tavırları belirlemektedir.

Bunun yanı sıra bazı çiftlerde bilerek ya da bilinçdışı, ilişkilerinde hiç sorun yokmuş gibi davranmayı seçmektedirler. Bu çiftler sonsuza dek mutlu yaşama ütopyasına inandıklarından ilişkilerinin iyiye gitmediği yönündeki en ufak bir işarete bile tahammül edemezler, bu durumu ciddi bir tehdit olarak algılarlar ve sorunları görmemezlikten gelirler. Bu tavır belki kısa süreli için bir huzur ve barış ortamı yaratabilir ancak uzun vadede ciddi bozukluklara yol açar. (Gottman & Krokoff, 1989 ) Giderek tatminsizlik ve öfke ortaya çıkar ve gün geçtikçe bunlar daha da artar. Bu tür çiftler tartışmadıkları için dışarıdan mükemmel gibi görünseler de aralarında iletişim olmadığı için duygusal olarak birbirlerinden uzaklaşırlar. Bunun aksine öfkenin ifade edilmesi kısa vadede çiftin mutsuzluğuna yol açsa da uzun vadede daha tatminkar bir ilişki yaşanır. (Gottman & Krokoff, 1989) Çatışmanın bu noktada kaçınılmaz olduğu ve normal olduğu gerçeğini göz ardı etmemek gerekir.

Çift ve aile terapisinde bireysel terapilerde kullanılan bazı kuramsal çerçevelerden yararlanılır. Örneğin psikanalitik yönelimli evlilik terapisinde, kişinin bilinçaltında karşı cinsten olan ebeveyni temsil eden bir eşi nasıl bulduğu yada böyle bir eşten nasıl kaçındığı üzerinde odaklanılır. Çocukluğundaki sevgi arayışlarında tatmin olmayan ve hayal kırıklığı yaşayan bir erkek, bilinçsiz olarak eşinde anne şefkati arayabilir ve aşırı çocukça taleplerde bulunabilir. Böyle bir çiftin terapisinde erkeğin eşiyle olan çatışmaları üzerinde yoğunlaşılır ve büyük bir olasılıkla bu kişinin eşiyle olan çocuksu ilişkisinin temelinde anne sevgisine olan bastırılmış ihtiyacı yatmaktadır. Bu bilinçaltı güçlerin birden bire ortaya çıkmasında kadının babasına karşı çözümlenmemiş özlemi de rol oynamaktadır. Aktarım bu noktada çok önemlidir. Eşler arasındaki aktarım üzerinde çalışılır. Ellis’in Akılcı Duygusal Davranış Terapisi de aile terapilerinde kullanılan bir başka yaklaşımdır. Bu yaklaşımda terapist çiftlerden birinde veya her ikisinde var olan bir durumun ilişkideki strese yol açtığını var sayar. Örneğin kadın kocasının her zaman kendisine hayran olması ve bu bağlılığını her zaman göstermesi gerektiği şeklinde akılcı olmayan bir inanca sahip olabilir. Dolayısıyla sosyal bir ortamda kocasının yanından uzaklaşarak başka kadınlar ya da erkeklerle konuşmaya başladığında aşırı tepki gösterebilir.

Çift ve aile terapisinde yoğunlaşılması gereken bir diğer konuda cinsel sorunlardır. İlişkide zamanla ortaya çıkan öfke, kırgınlık gibi duygular cinsel sorunların da ortaya çıkmasını tetikleyebilir.

Çift ve aile terapisinde ortaya çıkan en önemli sorun, çifterin her ikisinin de sorunun karşı tarafta olduğunu düşünmesi, ve diğer partner değişirse evliliklerinin yada ilişkilerinin mükemmel olacağı yönündeki gerçekdışı inançtır. Suçluyu belirleme, sorumluyu tespit etme çabası, evlilik terapisine direnci arttırır. Terapiden sonuç alınması ve direncin kırılması için çiftin ya da diğer aile üyelerinin problemin ne olduğu konusunda fikir birliği içinde olması gerekmektedir. Suçlu ve sorumlu aramak yerine sorunu paylaşmak gerekir. Terapiye diğer partnerin ihtiyacının olduğunu düşünmek, sorunu çözmekten çok pekiştirmek anlamına gelir ki buda ilişkinin kötüye gitmesi ve sorunların büyümesi sonucunu doğurur. Evlilik terapisi süreci bir yargı süreci değil, çözüme odaklı bir süreçtir. Kaçınmamak, terapiye istekli olmak ve işbirliği sağlamaya motive olmak ilişkideki sorunların çözümünü kolaylaştırır. Boşanma oranlarının her geçen gün katlanarak artması bu kaçınma davranışının sonucudur. Mutlu ve uzun ömürlü ilişkiler için öncelikle bu direncin kırılması gerekmektedir.

Bunun  dışında mutlu evliliklerle ilgili gerçekdışı inançlar ve mitlerde evliliğe bakış açısını etkilemekte, ilişki kalitesini bozmakta sorun yaşanmasını kaçınılmaz hale getirmektedir. Bu efsanelerin bir kısmı şöyledir.

a)                            Kişilik sorunları ya da nevrozlar evlilikleri bitirir: Sorunlu insanların evliliği yürütemeyeceği fikri yaygındır. Hepimizin toplumsal açıdan aykırı bulunan garip yanları vardır. Bu kişilik problemlerinin mutsuz evliliklerle doğrudan değil dolaylı bağlantısı olduğu bulunmuştur. Mutlu evliliğin sırrı “normal” bir kişiliğe sahip olmak değil, uyuşacağınız birini bulmaktır. Örneğin, otoriteyle sorunu olan bir insanın sürekli kendisine emir veren ve kendisini yönetmeye çalışan biriyle evlenmesi evliliğin felaketle sonuçlanması , kendisine her kararda eşit hak tanıyan birisiyle evlenmesi ise evliliğin uzun soluklu ve sağlıklı olması sonucunu doğurur. Dikkat edilmesi gereken nokta, nevrozların evliliği mutlaka yıkmadığıdır. Önemli olan onlarla nasıl baş ettiğinizdir.

b)                            Ortak ilgi alanları çiftleri bir arada tutar : Ortak ilgi alanlarından çok, o ilgi alanlarını paylaşırken çiftlerin nasıl etkileştiği önemlidir. Ortak ilgi alanlarını paylaşırken rekabet içine giren çiftlerin ortak ilgi alanları, sanıldığı gibi çifti yaklaştırmaktan ziyade birbirlerinden uzaklaştırabilir.

c)                            Al gülüm ver gülüm: Bazı araştırmalara göre düzgün evliliklerle sorunlu evlilikleri birbirinden ayıran, düzgün evliliklerde karşıdan gelen olumlu davranış ve tutumlara aynı yönde karşılık vermeleridir. Bir başka anlatımla, gülümsemeye gülümsemeyle, öpücüğe öpücükle, iltifata iltifatla karşılık vermek ilişkinin başarılı olması anlamına gelir. Eşler temelde, her nazik sözcüğün ya da eylemin karşılığını vermek konusunda yazılı olmayan bir anlaşmaya göre hareket eder. Kötü evliliklerde bu anlaşma bozulduğu için havayı öfke ve kırgınlık kaplar. Ancak, bu aynı şekilde karşılık verme durumu aslında, her iki tarafında kime ne yaptığının çetelesini tutma gereğini duyduğu mutsuz evliliklerde yaşanır. Mutlu bir karı- koca pişirdiği yemeğin karşılığı olarak eşinin bulaşığı yıkayıp yıkamadığının hesabını tutmaz. Yalnızca eşi ve ilişkileri hakkında olumlu hislere sahip olduğu için o işi yapar. Eşlerin aralarındaki her hangi bir meselede çetele tutması, o konunun evliliklerinde bir gerginlik alanı olduğunu gösterir.

d)                           Çatışmadan kaçınmak evliliği çökertir : Açıksözlülük, her şeyi olduğu gibi söylemek son yıllarda çok yaygın bir davranış biçimi haline gelmiştir, ancak her evlilikte en iyi sonucu vermez. Ömür boyu devam eden pek çok ilişki karı-koca genelde bazı şeyleri görmemezlikten geldiği halde mutlu bir biçimde sürer gider. Çiftlerin çatışma tarzı farklıdır, kimisi ne pahasına olursa olsun kavgadan kaçınır, kimi bol bol kavga eder, kimisi de sesini bile yükseltmeden farklılıklarını dillendirebilir. Her iki tarafında işine geldiği sürece hiçbir tarz diğerinden daha iyi değildir. Bir taraf bağırıp çağırıp çatışmayı dile getirmek isterken diğer taraf sadece maç izlemeyi sürdürmeyi seçiyorsa, o evlilikte ciddi bir sıkıntı var demektir.

e)                            Kaçamak ilişkiler boşanmanın temel sebebidir : Kaçamak ilişkiler evliliğin bitmesinin sebebi değil sonucudur.Evlilik sorunları çiftlerden birinin yada her ikisini de evlilik dışında ilişki aramaya itebilir. Yapılan araştırmalara göre bu arayışın amacının genellikle cinsellik değil, sevgi, destek, dostluk, saygı, şefkat, anlayış gibi evlilikte olması gereken şeylere ihtiyaç duyulması olduğu bulunmuştur. Yapılan anketlerde boşanmış erkeklerle kadınların % 80 i, birbirlerinden yavaş yavaş ayrı düşüp yakınlık duygusunu yitirdikleri, yada sevildiklerini ve takdir edildiklerini hissetmedikleri için evliliklerinin bozulduğunu söylemiştir.

f)                             Erkekler biyolojik olarak evliliğe uygun değildir: Erkeklerin biyolojik olarak tek eşli olmadıkları ve dolayısıyla doğaları gereği kadın peşinde koştukları sonucu, boşanmaya kaçamak ilişkilerin neden olduğu önermesinin bir sonucudur. Bu sözde bir doğa kanunudur. Erkek olabildiğince çok yavru yapıp türün devamını sağlayacak, bu yavrulara bakmak gibi büyük bir sorumluluğu yüklenen dişi de, kendisini ve çocuklarını iyi besleyecek tek bir eşe bağlı kalacaktır. Ancak öteki türler hangi doğa yasalarına uyarsa uysun, insanlar arasında evlilik dışı ilişkilerin sıklığı cinsiyetten çok fırsata bağlıdır, pek çok kadının ev dışında çalıştığı günümüz koşullarında, kadınların yaşadığı evlilik dışı ilişkilerin oranı hızla artmıştır.

g)                            Erkekler ve kadınlar farklı gezegenlerden gelir: Erkekler “Marstan” kadınlar “ Venüs” ten geldikleri için geçinememektedirler, ne var ki ayrı dünyalardan olanların da başarılı bir evliliği olabilir, cinsiyet farklılıkları evlilik sorunlarına katkıda bulunabilir ama neden teşkil etmez. Kadınların evliliklerindeki cinsellik, aşk ve tutkuyla tatmin olup olmamalarında belirleyici etken, %70 oranında karı koca arasındaki dostluğun niteliğinden etkilenir. Erkekler için de belirleyici etken % 70 oranında dostluğun niteliğidir, öyleyse erkeklerde kadınlarda sonuçta aynı gezegendendir.

Evlilikle ilgili bu efsaneler ve mutlu evlilikle ilgili bunların verdiği yanlış bilgi, evliliğini umarsızca yürütmeye çalışan çiftlerin cesaretini kırmakta ve bu efsaneler evliliklerin bitmesinde önemli rol oynamaktadır. Bu efsanelerin ima ettiği tek şey, evliliğin çoğumuzun yeterince uygun olmadığı, son derece dayatmacı ve karmaşık bir kurum olduğudur. Evlilik elbette ki kolay değildir, uzun süreli bir ilişki cesaret, sebat ve kararlılık gerektirir. Ancak evliliği gerçekten yürüten şeyin ne olduğunu bir kez anladığınızda , kendi evliliğinizi kurtarmak yada korumak daha basit hale gelecektir.

Kaynak: Abnormal Psychology

Psk.Nur GEZEK

Posted in MakalelerComments (0)

TACİZ, TECAVÜZ, CİNAYET VE ÇOCUKLARIMIZ

Son zamanlarda oldukça sık yaşanan çocuklara yönelik taciz, ve tecavüz suçlarının ardı arkası kesilmiyor. Dünya Sağlık Örgütü’ne(WHO) göre 0-18 yaş aralığındaki bireyler çocuk olarak kabul ediliyor. İşte bu noktada yetişkinlerin çocukları taciz etmesinin dışında 15-16 yaşındaki ergenlerin kendilerinden küçük olan çocukları taciz etmeleri çok sık rastladığımız ciddi bir problem olarak karşımıza çıkıyor. Çocuğun çocuğu istismar etmesi, taciz de bulunması, tecavüz etmesi buda yetmiyor vahşi bir biçimde öldürmesi toplum olarak bize ne oluyor sorularının sorulmasının bir zorunluluk olduğunu gösteriyor diye düşünüyorum.

Anne babalara işgalci anne babalar olmamaları yönünde tavsiyelerde bulunuruz biz profesyoneller. Çocukların bireyselliklerine saygı duyun, özerkleşmelerini destekleyin, anlayışlı olun, hatta ilkel anne baba olun, ne yaptıklarına sürekli müdahale etmeyin, onların kendilerini rahat hissetmelerini sağlayın, deriz. Şimdi bu noktada ailelerin kafalarının karışmış olduğunu görüyorum. Çocukların bireyselliklerini tanırken onları tamamen ihmal ettiğimizi düşünüyorum. 16 yaşında bir genç başta kendi erkek kardeşi olmak üzere, erkek kardeşinin 4 arkadaşını aylarca kendi evlerinde taciz ediyor ve bu beş çocuğu cinsel haz nesnesi olarak uzun süre kullanıyor. Ve ne yazık ki bu beş ailenin hiçbir tanesinin ne olup bittiğinden yaklaşık bir yıl boyunca hiç haberi olmuyor. Tacize uğrayan beş erkek çocuk saatlerce ağlayıp olayı inkar ettikten sonra içlerinden bir tanesinin dayanamayıp doğruyu söylemesiyle olay çözümleniyor. Şimdi bu durumda tacize uğrayan çocuk öncelikle bu durumdan son derece utandığı için, ikinci olarak kendisini suçladığı için ve son olarak katı anne baba tutumlarından dolayı cezalandırılacağından korktuğu için gerçeği uzun süre gizleme eğilimi gösteriyor. Uzun süre tacize uğrayan çocuğun bütün psikolojisi henüz sekiz yaşındayken yazık ki alt üst oluyor. Çocukluk dönemi bilişsel gelişim özelliği olarak çocukların somut düşünmesi, soyut kavramları bilmemeleri, soyut düşünce yetisinin henüz gelişmemiş olması çocukların olayları anlamalarında handikap oluşturuyor. Çocuk kendisine ne yapıldığını belki bir süre anlamlandıramıyor. 11 yaşına kadar çocuklar soyut kavramları anlayamıyor, örneğin büyük adam sözünü ‘iri ve uzun boylu adam’ olarak anlıyorlar. Yasak, ayıp, günah, ahlaklı, ahlaksız gibi bir çok kelimenin ne anlama geldiğini sadece ezbere biliyorlar, aynen şiirlerde ulus, vatan, millet, ülke, onur, ölüm sözcüklerini ezberledikleri ve anlamını kavrayamadıkları gibi moral değerlere ait kavramları da anlamlandıramıyorlar. Bu yüzden çocuk taciz ve tecavüzün farkını da bilmiyor, kendisine ne yapıldığını da… Çocuklarda 2-7 yaş arasında olduğu kabul edilen egosantrik düşünce yapısı da bu sorunun ortaya çıkmasında sebep teşkil ediyor. Bu düşünce yapısında çocuk ben merkezci düşünüyor. Her şeye kendisinin neden olduğunu var sayıyor. Onun yüzünden olmuş, suçlu kendisiymiş gibi düşünüyor. Anne baba kavga ettiğinde, çocuk benim yüzümden diye düşünüyor. Sonra anne baba ayrılıyor, çocuk yine kendisinin sebep olduğunu zannediyor. Başına gelen her türlü olayda kendisinin sorumlu olduğunu düşünüyor. Birisi ona anlamadığı bir şey yapıyor, bu yaptığı şey kötü ama çocuk benim yüzümden bunu bana yaptı, suçlu benim şeklinde düşünüyor. İşte bu noktada çocuk başına gelen olumsuz olayları hem anlamlandırmakta güçlük çekiyor hem de paylaşmakta isteksiz oluyor. Özellikle aşırı mükemmeliyetçi ailelerde, çocuklar çok eleştirel bir ortamda yetiştiklerinden, kendilerini, duygularını, öfkelerini, üzüntülerini ifade edemediklerinden çocukların yaşadıkları sorunu dile getirme olasılığı yazık ki daha düşük oluyor. Ve bu tip ailelerde bizim başımıza gelmez, bizim çocuklarımız yapmaz gibi bir soyutlama ve reddetme durumu söz konusu olduğundan gerçek uzun süre fark edilmiyor.

Anne babalara çocuklarınıza karşı aşırı baskıcı olmayın mesajını vermek için işgalci olmayın biraz çocukluklarını yaşasınlar ve onlara küçük yetişkinler gibi davranmayın dediğimizden bahsetmiştim. Ancak özellikle son yıllarda, çocuklar kapılarının önünde oynarken bile sokaktan geçen her hangi biri tarafından tacize uğrayabiliyorlar, bu durumda ailelere ve toplumun fertleri olarak bizlere çok büyük görevler düşüyor. Ailelerin işgalci olmadan ihmal etmemeyi başarabilmeleri, bizimde hiçbir olaya sessiz kalmadan bu tür durumlarda gerekli mercilere tanık olduğumuz bu içerikte olayları bildirmemiz gerekiyor. Çocuklarımız başkaları tarafından öpülerek sevilerek büyüyorlar, ve bu bizim kültürümüze aykırı bir durum olmadığından normal karşılanıyor, ancak özellikle 3-4 yaşlarından itibaren çocuklara bu bilincin bizler tarafından aşılanması gerekiyor, kendi bedenlerinin özel olduğunu, istemedikleri sürece kimsenin onlara dokunamayacağını, yanlarında bir ebeveyn yoksa kimseye kendilerini öptürmemeleri ve dokundurmamaları gerektiğini bir şekilde uygun bir dille çocuklarımıza sürekli olarak anlatmamız gerekiyor. Bunu yaparken çocuğa aşırı bir kaygı ve korkunun yüklenmemesi de son derece hassas bir konu, bunu da dengeli bir biçimde yapabilmek son derece önem arz ediyor.

Çocukluk döneminden sonra ergenlikte de taciz ve tecavüzün çok önemli bir sorun olduğunu görüyoruz. Ergenlik döneminde hormonların en üst düzeyde çalışması, cinsel dürtülerin kontrol edilememesi, cinselliğin yanlış algılanışı, özellikle internet ve televizyon gibi kitle iletişim araçlarının denetimsiz bir biçimde kullanılması sorunu besleyen en öncelikli konular olarak karşımıza çıkıyor.

TV lerde izlenen dizilerin çoğu pornografi içeriyor, çocukların ve gençlerin TV izlediği saatlerde çıkan yayınların çoğu çocukların gelişimlerini negatif etkileyecek içeriğe sahip. Özellikle çarpık, enseste varan cinsel ilişkiler, şiddet içerikli programlar ve diziler, gençlerimizin ve çocuklarımızın doğru-yanlış arasındaki farkı kavrayamamalarına neden oluyor. Gençlik döneminin, aynı zamanda çocukluk döneminin en önemli özelliklerinden biri özdeşleşme ve model almadır. Çocuklarımıza model olan dizi ve film kahramanları, aynı zamanda sanatçı ve mankenler, yazık ki onlara gerçek olmayan bir dünyayı yaşanılabilir bir cennet gibi sunuyor. Bu durumda gençlerin özdeşleştikleri kişiler ya mafya babaları, ya da o bar senin bu bar benim sabaha kadar eğlenen sanatçılar oluyor. Kameralar alkolden ayakta duramayan sanatçıları yayınlarken yazık ki özdeşleştikleri kahramanlar gençlerimizin gözüne hiç çirkin görünmüyor ve istenmeyen bu davranışlarda gençler tarafından alınıp zihne olduğu gibi kodlanıyor. Bunun neticesinde ne oluyor? 17 yaşında bir genç testereyle 16 yaşındaki kız arkadaşını kesiyor! Her ikisi de çocuk! 5.310 kişi, çoğu çocuk ve ergen, Facebook’ta Cem Garipoğlu sayfasına hayran oluyor! Aynen kopyalayıp yapıştırıyorum: “ Hepimiz Cem’iz Hepimiz KatiLiz . ! xD “ yazıyor gençler gruplar kurup ve tehlike git gide büyüyor. Belki sayısız uzman yorum yapıyor, sonucu değerlendiriyor, “Garipoğlu teslim olduğunda nasıl görünüyordu, pişman mıydı?” diye. Ailenin durumu değerlendiriliyor. Her iki gencin de ailelerinin toplumsal olarak nerede olduğumuzun çarpıcı bir göstergesi olduğu gerçeği değerlendirilmiyor. Sürece bakılmıyor, soruna bakılmıyor, yaşına yakışmayan bir makyaj ve dekolteyle o gencin o güne kadar kimin gözetimi ve koruması altında olması gerektiği sorgulanmıyor. Sadece sonuç değerlendiriliyor.

Bugün küçücük çocukların şarkı söylediği, aşırı makyaj yapıp dekolte giydikleri, aşk şarkıları söyleyip ağladıkları programlar yasaklanmıyor. Bazı anneler çocuklarıyla birlikte bu yarışmalara katılıp durumu iki kez pekiştiriyor. Bizim çocuklarımız ailece izlenen bu programlara maruz bırakılıyor. Sonra bir genç bir çocuğa tacizde bulunuyor, günah keçisi oluyor. Bir başka genç de sevgilisini öldürüyor, toplumsal yozlaşma hiçe sayılıp sadece soy isimler telaffuz ediliyor. Yazık ki…

Saçı örgülü ilkokul öğrencisi görmek artık nerdeyse imkansız, diz altı etek giyen lise öğrencisi de. Aileler çocuklarının saçlarını boyamasına, makyaj yapmasına ilkokuldan itibaren izin vermeye başlıyor. Bu çocuklar aşırı doyuruluyor, hiçbir şeyi özlemeden büyüyor, hiçbir şeye özenmeden yaşıyor, işgalci olmayan ailelerin kafası karışıyor. Sonra bir gün bu çocuklar büyüyor, hiçbir şeyi özlemeden, hiçbir istekleri ertelenmeden narsizmleri pekiştirilerek mükemmel anne babanın mükemmel çocukları oluyorlar. Ve bu mükemmel gençlerden bir tanesinin kız arkadaşı bir gün kendisini aldatıveriyor, ya da genç olayı öyle yorumluyor, narsizmi zedeleniyor, ama o güne kadar hiç yaşamadığı bu duyguya tahammül edemiyor ve vahşice gözünü bile kırpmadan kendisini küçük düşüren, değersizleştiren bir başka genci katlediveriyor, basın günlerce bu olayı yazıyor çiziyor, sonra gruplar açılıyor, hepimiz katiliz diyor gençler, hepimiz narsistiz, hepimiz her an bir başka vaka olabiliriz, tehlikedeyiz, diyorlar..ama yine sadece soy isimler telaffuz edilip sonuca bakılıyor, yazık ki..

Sürece bakarsak! Bir çocuk en az 18 yaşına kadar çocuktur ve  ailesinin koruması, gözetimi ve rehberliğinde yaşamak zorundadır. Yaşamalıdır! Hiçbir çocuk kendi kararlarını alacak kadar olgun düşünemez, seçenekler sunulup bu seçenekler üzerinde yoğunlaşılabilir ama bu seçenekleri çocuklar kendi kendilerine belirleyemez. “Çocuğumla arkadaş gibiyimdir, bana her şeyini anlatır hiç yadırgamam, anlayışla karşılarım.” tutumu yanlıştır. Çocukların ve gençlerin sayısız arkadaşı vardır, ihtiyaç duydukları arkadaş değil doğru bir rehberdir. Ne çok otoriter ne de etliye sütlüye karışmayan değil, çocuklarını anlayan, onaylayan, hata yapabilme olasılığı olduğunu gösteren, hata yaptığında görmemezlikten gelmeyen, doğruyu bulması için seçenekler sunan, kurallar koyan gerektiğinde esneyebilen ebeveynlere ihtiyaçları vardır. Çocuklar küçük yetişkinler değildir, çocuk olduklarını unutmadan yetişkin gibi davranmadan gelişimlerini desteklemek gerekir. Hepimiz Cem’iz, hepimiz Katiliz gruplarının üyeleri binlere, on binlere ulaşmadan önce, bir an önce.. çocuklarımıza ve gençlerimize sahip çıkalım.

Psk.Nur GEZEK

Posted in MakalelerComments (0)

YOĞUN STRES HASTA EDER

Yoğun stres ve yaşam stresörleri dediğimiz sıkıntı, kontrol edilemeyen uyarıcı, felaket düzeyindeki yaşam olayları, günlük zorluklar, uyku yoksunluğu insan sağlığını ciddi anlamda tehdit eden unsurlardır. Stresörlerin büyük çoğunluğu insanlar tarafından hoşa gitmeyen olaylar olarak görülen yaşantılardır. Ancak sadece olumsuzluk olarak değerlendirilmemelidir. Örneğin evlilik olumlu bir olaydır, ancak uyum sağlama süreci gerektirdiği için streslidir. Stresin de rol oynadığı hastalıkların bazıları şunlardır:

YÜKSEK TANSİYON

Genellikle yüksek kan basıncı olarak da bilinen  yüksek tansiyon, insanları kalp krizi ve inmelere yatkın kılar ve böbrek yetmezliğine yol açarak öldürür. Yüksek tansiyonun tanımlanmış belirgin bir organik nedeni yoktur. Amerika’da yetişkin nüfusun %15 ile %33’ünde çeşitli derecelerde yüksek tansiyon bulunmaktadır. Üniversite öğrencilerinin %10 kadarında yüksek tansiyon vardır ancak bir çoğu bunun farkında değildir. Hastalık bu yüzden sesiz katil olarak bilinir.

Stres, kızgınlık ve kan basıncı yükselmesi incelendiğinde, stresli görüşmelerin, doğal afetlerin ve iş streslerinin hemen hepsinin kan basıncında kısa süreli yükselmelere neden olduğu bulunmuştur. Kan basıncı, aynı zamanda bireyin duygu durumuna bağlı olarak günlük yaşamında iniş çıkışlar göstermekte, öfke anında ise belirgin bir biçimde artmaktadır. Özellikle iş kaybının etkileri bir grup işçinin işlerine son verilmeden iki ay önce ve iş kaybından iki yıl sonra incelenmeleriyle araştırılmıştır. Düzenli bir iş bulmakta çok zorlanan bireylerde uzun bir dönem yüksek kan basıncı yakınması olduğu görülmüştür. Genel olarak bunun gibi kronik psikolojik stresin esansiyel yüksek tansiyonda önemli bir etken olduğu kabul edilmektedir.

Bazı insanlar ve hayvanlar yüksek tansiyona yatkındır. Tuza,  sosyal izolasyona duyarlılık, çok çabuk kızmak, öfkelenmek ve kardiovasküler reaktivite, bazı insanların diğerlerine göre stres karşısında daha fazla yüksek tansiyon geliştirmelerine neden olan yatkınlık faktörleri arasındadır.

KALP KRİZİ

Ağır fiziksel hareketler ve öfke nöbetleri kısa vadede kalp krizini tetikleyebilir. Evlilik çatışması ve maddi endişeler gibi daha kronik streslerde kalp kriziyle ilişkilidir. Son zamanlarda üzerinde çalışılan en önemli stresörlerden biri iş zorluğudur. İş zorluğu durumu, kişinin yüksek düzeyde taleplerle karşılaştığı, kendisinden çok az zamanda fazla iş yapmasının beklendiği, bunların yanı sıra insiyatifin az olduğu ve bireyin işle ilgili becerilerinin tam olarak sergilenmesine olanak tanınmadığı durumları içermektedir. Çoğu araştırma yüksek düzeyde iş zorluğunun kalp krizi için yüksek risk ile eşleştiğini göstermektedir.

Koroner kalp hastalığına yatkınlık ve hastalığı hazırlayıcı etkenlere yönelik araştırmalar daha çok psikolojik faktörlere odaklaşmaya başlamıştır. Özellikle A tipi davranış örüntüsü koroner-bağlantılı davranış olarak tanımlanmıştır. A tipi kişilerin başarı ve ilerleme için yoğun ve rekabetçi güdüleri vardır ve abartılmış zaman baskısı duygusu ve acele etme gereksinimi görülür, başkalarına karşı da oldukça saldırgan ve düşmanca davranırlar. A tipi kişiler işlerine aşırı derecede düşkündürler, sıklıkla iki işi birden yapmaya kalkarlar ve bir işin iyi olması için o işi kendilerinin yapması gerektiğine inanırlar. Kuyrukta beklemeye katlanamazlar ve kazanmak için her yolu denerler, karşılarındaki çocuk olsa bile sabırsız ve saldırgandırlar. Çabuk düşünür, çabuk konuşurlar, dizlerini sallarlar, parmaklarını hareket ettirip ayaklarını sallar, gözlerini çabuk çabuk kırparlar. Etraflarını fark edemeyecek ve güzelliklerle ilgilenmeyecek kadar meşguldürler. Başarılarının çetelesini, yazılan makale sayısı, bitirilen projeler ya da biriktirilen maddi eşyalarla tutarlar. Bazıları süregelen başarma mücadelesinin altta yatan güvensizlik ve benlik saygısının azlığıyla güdülendiğini ileri sürmektedirler. (Price, 1982; Williams ve ark.1992)

İkinci davranış örüntüsü ise B tipidir. B tipi kişiler daha sakindir ve bu tip baskıları hissetmezler. A tipi olarak tanımlanmış bireylerin yapılan araştırmalarda B tipi olarak tanımlananlardan iki kat daha fazla koroner kalp hastalığına yakalandığı tesbit edilmiştir. Ayrıca koroner kalp hastalığı olan A tipi erkekler diğer kalp hastalığı olan hastalardan beş kat daha fazla ikinci bir kalp krizi geçirme olasılığına sahiptirler.

ASTIM

Astım sağlık harcamalarında 4 milyar dolarlık bir pay tutmaktadır ve diğer hastalıklardaki durumun aksine astımdaki ölüm oranı 1979’dan 1987’ ye iki kat artmıştır ve 1990’larda hiçbir iniş işareti göstermemiştir.

Astım nöbetleri zaman zaman ve değişen şiddetlerde görülür. Çoğunlukla astım nöbeti aniden başlar. Astımı olan kişiler göğsünde sıkışıklık hisseder, öksürür, hırıltı ile nefes alır ve balgam çıkarır. Şiddetli bir nöbet gerçekten de çok korkutucu olabilir ve panik atağa neden olabilir. Astımlı nefes alıp vermede büyük güçlük çeker ve boğuluyormuş hissine kapılır. Hırıltı, hırıltılı nefesler ve öksürük hissettiği dehşeti arttırır. Bu çabalardan yorgun ve bitkin düşerler ve nöbet biraz hafifleyince uykuya dalarlar.

Astım ilk başta alerji ya da enfeksiyon nedeniyle ortaya çıksa da, psikolojik stres, nöbetleri kışkırtmaktadır. Yapılan araştırmalar genellikle astımlı hastalarda yüksek oranda duygusallık bulmuşlardır. Labaratuar ortamında yapılan araştırmalarda astımlı hastalar stresörler karşısında yüz tepkilerinin daha şiddetli olduğu kadar, daha düşmanca ve çaresiz oldukları yönünde  değerlendirilmişlerdir. Ayrıca araştırmalar, duygusal uyarılma ile astım nöbetleri arasında, duygunun nöbeti harekete geçirmedeki rolüne açıkça işaret eden biz zamansal örüntüde göstermişlerdir.

Astımı başlatan ya da harekete geçiren psikolojik stres kayaklarından biri, çatışmalı ebeveyn-çocuk ilişkisidir. Bir araştırmada astımı olan 150 hamile kadın incelenmiştir. Araştırmacılar kalıtımsal risk altındaki çocukların aile ilişkilerini de incelemek istemişlerdir. Aileler, bebeğe ilişkin tutumların, duyarlılıklarının, ebeveyn görevlerinin bölüşülmesinin ve herhangi bir duygusal bozulmanın varlığının değerlendirilmesi için, doğumun üçüncü haftasından itibaren görüşmeye alınmışlardır. Annelerin geçen bir yıl içindeki stres miktarları da incelenmiştir. Çocuklar üç yıl boyunca yakından takibe alınmışlardır. Sonuçlar, astımın, anneleri yüksek oranda stres yaşayan ve çeşitli sorunlar yaşadıklarını belirten ailelerin çocukları arasında yüksek oranda olduğuna işaret etmiştir. Bazı çocuklarda evdeki duygusal faktörler astım nöbetinin ortaya çıkmasında önemli olsada diğerlerinde hastalık ilk önce aileyle ilgili olmayan nedenlerle başlamakta ve daha sonra ebeveynler, bilmeden bazı belirtileri ödüllendirmektedirler. Örneğin ebeveynler astımlı çocuklarının yemeklerini kendileri yedirebilirler ve astımdan dolayı onlara özel muamele yapabilirler.

Kaynak: Abnormal Psychology

Hazırlayan:Psk.Nur GEZEK

Posted in MakalelerComments (4)

İŞSİZLİK, BOŞANMA, YAS, DOĞAL AFETLER, TEHDİT EDİCİ OLAYLAR, KAZALAR VE YOĞUN STRES KAYNAKLARI

Stres bir gerginlik hali ya da tehdit oluşturan ve değişme ya da uyum gerektiren herhangi bir çevresel istek ya da beklentidir. Stresin işsizlikten boşanmaya, doğal afetlerden tecavüze kadar uzanan değişik kaynakları vardır. Bu kaynakları kısaca tanımlamasını yapıp sağlıkla ya da hastalıklarla ne gibi ilişkisinin olduğundan bahsetmek istiyorum.

1.İşsizlik: Önemli ve yaygın bir stres kaynağıdır. Araştırmacılar işsizlik oranı arttıkça psikiyatri kliniklerine başvuruların, bebek ölümlerinin, kalp hastalıklarının ve bununla ilişkili ölümlerin, alkol ve madde kullanımıyla ilişkili hastalıkların ve intiharların arttığını ortaya koymaktadır. İşten çıkarılan işçilerle yapılan bir araştırma işçilerin büyük çoğunluğunun işten çıkarıldıktan sonra yüksek tansiyon, alkol bağımlılığı ve aşırı sigara içme ve yoğun kaygı  gibi sorunlar yaşamaya başladıklarını ortaya koymuştur.

İnsanlar işsiz kaldıklarında birkaç evreden geçerler. İlk olarak gevşeme ve rahatlama dönemi yaşanır, insanlar bu dönemi bir tür tatil gibi düşünürler, başka bir iş bulacaklarından emindirler, devam eden iyimserlikle birlikte ikinci dönem yoğun olarak iş aramayla geçer. Bocalamaların ve kuşkunun yaşandığı üçüncü dönemde işsiz insanlar duygusal açıdan istikrarsız hale gelirler, aile ve arkadaş ilişkileri bozulur ve nadiren iş arama teşebbüsünde bulunurlar. Keyifsizliğin, kötümserliğin ve alaycılığın ön plana çıktığı son dönemde ise insanlar iş aramaktan artık tamamen vazgeçerler.

Son olarak yapılan iki çalışma sadece işsizlik dönemlerinde değil aynı zamanda ekonomide kısa ve hızlı çalkantıların yaşandığı sıralarda da ölüm oranlarında artış ve psikolojik problemlerde kötüye gidiş olduğunu göstermiştir.

2. Ayrılma ve Boşanma: “Duygusal bir ilişkinin bozulması yada sona ermesi stres yaratıcı etkenler içinde daha güçlü olanı ve insanların psikoterapiye gitmesine yol açan nedenler arasında en sık rastlananıdır.” ( Coleman ve arkadaşları-1988) Bir ilişki bittikten sonra insanlar yaşamın en önemli uğraşlarından birinde başarısız oldukları hissine kapılırlar. Güçlü duygusal bağlar çoğu kez çifti bir arada tutmaya devam eder. Evliliğin bitmesini eğer eşlerden sadece biri istiyorsa, boşanmayı başlatan taraf çoğu zaman bir zamanlar aşık olduğu eşini incittiği, ona acı verdiği için üzüntü ve suçluluk duyar, diğer yandan reddedilen eş, öfke, aşağılanma duyguları ile kendi rolünün yarattığı pişmanlık duyguları arasında gidip gelir. Eşler ayrılma kararını birlikte verse bile aynı anda yaşanan sevgi ve nefret gibi karşıt duygular yaşamlarını alt üst eder. Bu nedenle insanlar boşanma ya da ayrılığın şiddetli etkisine katlanabilmek için özellikle inkar ve yansıtma gibi savunma mekanizmalarını başa çıkma yöntemi olarak sıklıkla kullanırlar. İnkar en yaygın kullanılan savunma mekanizmasıdır. Acı verici veya tehdit edici bir gerçeğin kabullenilmemesi, reddedilmesi anlamına gelmektedir. Yansıtma ise problem inkar edilemiyor yada tamamen bastırılamadığında sorunu daha kolay kabul etmek için doğasını bozma olarak tanımlanabilir. Kişi bastırılmış güdü, düşünce ve duygularını başkasına, boşanma sürecinde diğer eşe yüklemesidir. Kabullenilemeyen duygu karşı tarafa yüklenmiştir, böylece çatışmanın kaynağı kişinin kendi dışına yerleştirilmiş olur.

3. Yas Tutma: İnsanlar genellikle sevilen kişinin ölümünden sonra yoğun keder ve kayıp duyguları yaşarlar. Çoğu insan, Freud’un “yasla yoğrulma” olarak tanımladığı bu uzun süreci geçerek, ancak kalıcı bir psikolojik zarara uğramadan atlatırlar. Janis ve arkadaşları(1969) normal kederi hiçbir şey hissetmeme ile başlayan ve öfke, umutsuzluk, yoğun keder ve özlem ile depresyon ve kayıtsızlığın ön plana çıktığı aylarca süren bir sıkıntı dönemi olarak betimlemişlerdir. Yasta olan insanlar bu evrede, kaçınılmaz ve aşırı derecede acı veren gerçek ile savunucu bir şekilde başa çıkmaya çalışırlar. Çoğunlukla kullanılan savunma mekanizması inkardır.

4.Doğal afetler ve insanların yol açtığı felaketler: Doğal afetler ve insanların yol açtığı felaketler depremleri, selleri, çok şiddetli fırtınaları, yangınları ve uçak kazalarını içerir. Bu şiddetli stres olaylarına insanların gösterebilecekleri tepkilerin bir çok ortak noktası vardır. İlk etapta şok evresi yaşanır. Bu evrede kurban donup kalmış, şaşkın ve duygularını yitirmiş haldedir. Hatta bazen uyuşuk, yön duygusunu yitirmiş ve travmatik olayı hatırlamıyor olabilir. Daha sonraki evrede kişi telkine açıktır, edilgendir, kendilerine söylenen her şeyi yapma yerine getirme eğilimindedirler. İyileşme dönemi olan üçüncü evrede ise denge yeniden kurulur, ancak kaygı çoğu kez devam ediyordur ve kurbanlar yaşadıklarını tekrar tekrar anlatmak isterler. Bazı araştırmacılar sağ kalan kişinin diğerleri öldüğü ve kendisi yaşadığı için daha sonraki dönemde suçluluk duyduklarını belirtmişlerdir. Uçak kazasından kurtulan bir uçuş görevlisi “bu adil değil, neden herkes yaralandı da ben değil?” demiştir.

5. Kişiye yönelik tehdit edici olaylar: Savaş yaşantıları, çoğu kez askerlerde yoğun ve engelleyici savaş stresine yol açarken, incitici olmayan sözlere bile öfke patlamaları gösterme, uyku bozukluğu çekme, ani, şiddetli görüntülerde korkma büzülme, kontrol edilemeyen ağlama ve uzun süreler boyunca sessiz bir şekilde boşluğu seyretme gibi tepkilere yol açabilir. Bunlara benzer tepkiler, ciddi kazalar ve tecavüz, saldırıya uğrama, soyulma gibi şiddet içeren olayları geçirenlerde de çok sık gözlenir. Aşırı vakalarda, şiddetli stres yaratan olaylar travma sonrası stres bozukluğu olarak bilinen psikolojik bozukluğa yol açabilir. Yaşanan travmatik olay sık sık rüyalarda görülür. Kurbanın dehşet verici olayı aynı şekilde yeniden yaşadığı kabuslar görmesi oldukça yaygındır. Bu tür sarsıcı olaylara maruz kalan kişi, gündüzleri de geriye dönüşlerle travmayı yeniden yaşar. Çoğu kez, travma sonrası stres bozukluğu yaşayanlar günlük yaşamlarında da işlevselliklerini iyi bir şekilde sürdüremeyebilirler ve böylece sosyal yaşamda işlerinden ve aile sorumluluklarından kendilerini çekebilirler. Bazı vakalarda travma sonrası stres bozukluğu, sarsıcı olaydan hemen sonra yada kısa bir süre sonra ortaya çıkar. Ancak diğer vakalarda ise aylar yada yıllar geçebilir, kurban yaşadığı olayın etkisinden kurtulmuş ve iyileşmiş gibi görünür ve sonra hiçbir uyarı vermeksizin, psikolojik belirtiler ortaya çıkabilir. Bazı durumlarda belirtiler tekrarlayarak ortaya çıkmakla birlikte çabucak kaybolur, diğer durumlarda da belirtiler hiç azalmadan haftalar ya da aylar hatta yıllarca sürebilir.

Travma sonrası stres bozukluğunun iyileşmesi, büyük ölçüde hastaların ailelerinden, arkadaşlarından ve toplumdan gördükleri duygusal destek miktarına bağlıdır. Bu bozukluğun tedavisi şiddetli travma geçirmiş olan bu kişilere, dehşete düşürücü anılarını kabullenmelerine yardımcı olmaktan oluşur. Psikoterapi süreci bu noktada önemlidir. Hem kurbanın hemde yakınlarının sürece dahil olması gerekmektedir. Bireye yeniden günlük yaşama döneceği beklentisinin verilmesi ile birlikte travmanın gerçekleştiği yerin yakınında ve anında uygulanan tedavi çoğunlukla etkili sonuç verir. Travma yaratan olayı güvenli bir ortamda yeniden yaşamak da başarılı bir tedavi açısından büyük önem taşır. Bu yeniden yaşama süreci insanların yakalarını bırakmayan ve sarsıntı yaşamalarına yol açan bu anılara karşı duyarsızlaşmalarını sağlar.

Kaynak: Understanding Psychology

Hazırlayan:Psk.Nur GEZEK

Posted in MakalelerComments (0)

ÇOCUK VE ERGENLERDE DEPRESYON

Depresyon çocuğun ve ya ergenin kendini aşırı derecede üzgün, umutsuz ve değersiz hissetme halidir.  Çocuk ve ergenler özellikle yedi yaştan on yedi yaşa kadar depresif duygudurum, yorgunluk, zevk alamama, konsantrasyon problemleri  ve intihar düşünceleri açısından yetişkinlere benzerler. Bazı farklılaşan belirtiler de vardır. Yetişkinlerden farklı olarak yüksek oranda intihar denemesi ve suçluluk duyguları mevcuttur. Erişkinler de ise sık olarak sabahları erken uyanma, iştah kaybı, kilo kaybı ve sabahları erken yaşanan depresyondur. Çocuklarda var olduğunu düşündüğümüz tipik, kaygısız bir şeye aldırmaz hal düşünülünce, ağır depresyon ve distiminin yetişkinler kadar çocuk ve ergenlerde görülmesi üzüntü vericidir. Depresif çocuklarla yapılan bilişsel çalışmalar, bu çocukların şemalarının depresif olmayan çocuklara göre daha olumsuz olduğunu ve depresif erişkinlerin şemalarına benzediğini göstermektedir.

Yetişkinlerde olduğu gibi çocuklardaki depresyonda tekrarlayıcıdır. Çocuklardaki depresyon tanısını zorlaştıran faktörlerin biri de depresyonun diğer bozukluklarla sıklıkla birlikte görülmesidir. Depresif çocukların %70 inin kaygı bozukluğu ya da anlamlı kaygı belirtileri vardır. Depresyon, davranım bozukluğu ve dikkat eksikliği olan çocuklarda da yaygındır. Hem depresyon hem de başka bir psikiyatrik bozukluğu olan çocukların daha ağır depresyon yaşadıkları ve iyileşmek için uzun zaman gerektiği bulunmuştur.

Genç bir insanı depresyona sokan nedenler araştırıldığında, biyolojik yatkınlık ve birbirini etkileyebilecek, aile ve diğer stres kaynağı olabilecek ilişkilere de odaklanılmaktadır. Depresif çocuklar ve ailelerinin olumsuz yollarla birbirleri ile etkileşim içinde oldukları gösterilmiştir. Depresyonda olan çocuklar ve aileleri diğer aile ve çocuklarla karşılaştırıldıklarında, diğer ailelere göre daha az sıcak bir aile ilişkisinin olması ve düşmanca davranışların daha fazla olması dikkat çekmektedir. Ağır depresyonda olan çocuk ve ergenlerin aynı zamanda zayıf sosyal becerileri ve bozuk kardeş ve arkadaş ilişkileri vardır. Bu davranış örüntüleri, depresyonun hem nedeni hem de sonucu olabilir. Depresif çocuklarla birlikte olmak eğlenceli olmadığı için, onları çoğu zaman reddeden arkadaşları ile sınırlı düzeyde ve yeterince doyurucu olmayan bağlantıları vardır. Bu tür olumsuz ilişkiler çocuğun var olan olumsuz kendilik algısını ve kendilik değerini daha da kötüleştirir. Ebeveynlerden sık eleştiri almak çocuğun özellikle kendilik değeri ve yeterlilik duygusuna zarar verebilir. Yetişkinlerde olduğu gibi çocuk ve ergenlerde de öğrenilmiş çaresizlik kuramı ile tutarlı olarak, bilişsel çarpıtmalar ve olumsuz yükleme tarzı çocuk ve ergenlerde depresyon ile ilişkilidir. Toplanan bulgular evdeki yaşananların, öncelikli olarak da ebeveynlerin çocukları ile nasıl ilgilendiğinin, depresyona götürebilecek biliş ve düşüncelere neden olduğunu göstermektedir.

ÇOCUK VE ERGENLERDE DEPRESYONUN NEDENLERİ

  1. Anne babadan birinin ölümü ya da çocuğun anne babadan uzun süre ayrı kalması ( Bu süre çocuğun yaşına göre değişir.)
  2. Çocuk ve ailesi arasında sevgi ve ilgiyi engelleyici durumlar,
  3. Çocuğa ölümcül ya da kronik hastalık tanısı koyulması ve hastalık süreci,
  4. Fiziksel, cinsel istismara maruz kalma gibi travmatik yaşantılar,
  5. Aile içi şiddet,
  6. Anne- babanın boşanması,
  7. Aileye yeni bebeğin katılması,
  8. Ev ve okul değiştirmeye bağlı çevre değişiklikleri,

OKUL ÖNCESİ ÇOCUKLARDA DEPRESYONUN BELİRTİLERİ

  1. Aşırı hareketlilik ve hırçınlık,
  2. Çevreye ve kendine zarar verme,
  3. İçe kapanma ve aşırı sessizlik,
  4. Kompulsif( tekrarlayıcı niteliği olan ve durdurulamayan) masturbasyon,
  5. Duygusal tutarsızlık ve anlık değişiklikler,
  6. Uyku ve yeme bozukluğu,
  7. Parmak emme, altını ıslatma ve kakasını kaçırma gibi daha küçük yaşlara gerileme,

OKUL ÇAĞI ÇOCUKLARINDA DEPRESYON BELİRTİLERİ

  1. Depresif ruh durumu “ yapamam, bilmiyorum, yorgunum” gibi ifadelerle etkinliklere katılmama ve görevlerini yerine getirememe
  2. Saldırgan ve dürtüsel davranışlar
  3. Hırsızlık yapma
  4. Yalan söyleme
  5. Okuldan ve ya evden kaçma
  6. Okul başarısızlığı

ÇOCUĞUN DEPRESYONDA OLABİLECEĞİ NASIL ANLAŞILIR?

  1. Baş ağrısı, kas ağrısı, mide ağrısı ya da yorgunluk gibi nedeni bulunmayan fiziksel şikayetlerin artması,
  2. Sıklıkla okula gitmeme ya da okul başarısının beklenenin altına düşmesi,
  3. Evden kaçmaktan söz etme ya da evden kaçma girişimleri,
  4. Ani öfke gösterileri, şikayetleri açıklanamayan sinirlilik ya da ağlama,
  5. Sıklıkla canının sıkıldığından söz etme,
  6. Arkadaşlarla oyun oynamaya karşı ilgi kaybı,
  7. Reddedilmeye ya da başarısızlığa aşırı duyarlılık,
  8. Sosyal izolasyon, zayıf iletişim,
  9. Alkol ya da madde kullanımı,
  10. Ölüm korkusu, sıklıkla ölümden söz etme,
  11. Artan sinirlilik, kızgınlık ya da düşmanlık duyguları,
  12. Pervasız davranışlar,

DEPRESYONDA OLAN ÇOCUĞUN EBEVEYNLERİ NASIL DAVRANMALIDIR?

Tedavinin her aşamasında çocukla birlikte olunması, çocuğa karşı sabırlı, anlayışlı ve duyarlı olunması, Çocuğa sevildiğinin ve değerli olduğunun hissettirilmesi, çocuğu bir birey olarak kabul etmeleri, onun düşüncelerine önem verilmeli ve aile bunu çocuğa hissettirmeli, onu korumaya çalışırken yapabileceği şeyleri kendisinin yapmasına izin verilmeli ve depresyonun tedavi edilebileceğinin unutulmaması gerekmektedir.

TEDAVİ

  1. Stres, endişe, korku yaratan çevresel faktörlere yönelik tedbirler
  2. İlaç tedavisi
  3. Grup terapisi
  4. Aile terapisi,
  5. Bireysel psikoterapi,
  6. Aile ve okul iş birliğinin sağlanması,

ERGENLERDE DEPRESYONUN BELİRTİLERİ

  1. İç sıkıntısı ve huzursuzluk,
  2. Dikkat toplamada güçlük çekme,
  3. Eyleme vuruk davranışlar,
  4. İnsanlara sığınma veya onlardan kaçış,
  5. Okul başarısında düşme,
  6. Enerji azlığı,
  7. Uykusuzluk,
  8. İştahsızlık,
  9. İlgi azlığı,
  10. Ümitsizlik,
  11. İntihar düşünceleri,

Yorgunluk, baş ağrısı ve hazımsızlık gibi bedensel yakınmalar gibi depresyonun tüm klasik belirtileri görülür.

ERGENLERDE GÖRÜLEN DEPRESYONDA CİNSİYET FARKLILIKLARI

Depresyon kadınlarda erkeklere oranla iki kat fazla görülür. Bu cinsiyet farklılığı ergenlik öncesi çocuklarda görülmemektedir, ancak orta ergenlikten sonra bu fark devamlı olarak çıkmaktadır. Yapılan araştırmalarda kızların ergenlikten bile önce, erkeklere oranla, depresyon için daha fazla risk faktörüne sahip olduklarını ama sadece bu risk faktörlerinin ergenliğin meydan okumaları ile etkileşime girince depresyondaki cinsiyet farklılığına yol açtığı sonucuna varmışlardır.

Erkeklere oranla kızlarda yaygın olan bu risk faktörleri şöyledir:

  1. Kızlar erkeklere oranla daha az girişgendirler ve liderlik yeteneklerini değerlendiren ölçeklerde daha az puan almaktadırlar.
  2. Kızlar erkeklere oranla düşünmeye eğilimli arkadaşlık adı verilen birlikteliklerle daha meşguldürler. Depresif semptomlarına daha fazla odaklanırlar.(örneğin; bunun  üstesinden gelemezsem ne olur?, bu şekilde hissetmem ne anlama geliyor? Gibi) Bu tarz bir baş etme stili daha uzun ve ağır depresyon belirti dönemleri ile bağlantılıdır. Eğer çocuklar ve yetişkin erkekler ilgilerini bu tür içe bakmalardan başka tarafa çekmek için fiziksel faaliyet ya da televizyon seyretme eğilimindedirler.
  3. Kızlar erkeklere oranla fiziksel ve sözel olarak daha az saldırgan ve grup etkileşimlerinde daha az etkindirler.

Ergenlik başladığında kızlar bir çok stres kaynağı ile karşılaşırlar. İkincil cinsiyet özellikleri geliştikçe, kilo alımı ve ince görünümlerinin kaybından hoşlanmayabilirler. Aynı zamanda fiziksel ve cinsel taciz riski arttığı gibi aileleri ile bağımsızlık ve cinsiyete uygun davranış konularında risk faktörleri, kadınların erkeklere oranla neden daha sık depresyona girdiklerini anlamada anahtar olabilirler.

Bu görüşe göre tedaviye dahil olacaklar açıktır. Depresif kadınlar ve erkekler, depresyonun nedenlerini aramak ve duygudurumları ile oturmak yerine daha etkin baş etme yollarını aramaya cesaretlendirilmelidirler. Problem çözme becerileri ve girişkenlik geliştirmelidir. Önleyici olarak ebeveynlerin ve diğer bakım verenlerin kızları, olumsuz duygudurumlara yönelik daha etkin davranışlar edinmeleri için cesaretlendirmelidirler.

ÇOCUK VE ERGENLERDE İNTİHAR

İntihar girişimleri çocuk ve ergenlerin yaşamını tehdit etmektedir. Bazı durumlarda intihar riski daha yüksektir. Bu durumlar şu şekilde sıralanabilir:

  1. Geçmişte yapılmış bir başka intihar girişimi,
  2. Ailede intihar edenlerin bulunması,
  3. Depresyon,
  4. Alkol ya da diğer maddelerin aşırı kullanımı ya da bağımlılık,
  5. Acı veren, yetersiz bırakan ya da çaresi olmadığı düşünülen bir fiziksel hastalık,
  6. Sağlık ya da yaşam durumlarında ortaya çıkan ve olumsuz olarak algılanan değişiklikler,
  7. Yakın bir zamanda bitmiş duygusal olarak çok yakın bir ilişki,

HANGİ DAVRANIŞLARA DİKKAT EDİLMELİDİR?

İntihara ilişkin duyguların dışa vurulduğu davranışlar:

  1. İçine kapanma ve ilişki kurmama,
  2. Nasıl intihar edeceğine dair kesin fikirleri olma, planları hakkında ip ucu verme,
  3. Yaşamda bir amaç bir anlam olmadığını belirtme,
  4. Başarısızlık, işe yaramama, umutsuzluk, değersizlik, karamsarlık gibi duygulardan söz etme,
  5. Hiçbir çözüm yolu görmediği sorunlar hakkında sürekli konuşma,

Hazırlayan:Psk.NUR GEZEK

Kaynak: Abnormal Psychology, Understanding Psychology

Posted in MakalelerComments (3)

ÇOCUK VE ERGENLERDE DAVRANIM BOZUKLUĞU

Davranım Bozukluğu tanımı bir çok kontrolsüz davranışı içine alır. Açık adı Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel Elkitabı olan DSM-IV, ruh sağlığı profesyonelleri arasında yaygın olarak kabul gören tanı sistemidir ve DSM-IV Davranım Bozukluklarında diğerlerinin temel haklarını ve başlıca toplumsal normları ihlal eden davranışlara odaklanır. Bu davranışların hemen hemen tamamı yasadışıdır. Bu davranışlar insanlara ya da hayvanlara yönelik saldırganlık, mülkiyete zarar verme, yalan söyleme, hırsızlık yapma vb. olarak sayılabilir. Çocuk ve ergenlerde zaman zaman görülen istenmeyen davranışlar Davranım Bozukluğu tanısı için yeterli değildir. Davranım Bozukluğu, çocuk ve ergenler arasında yaygın olan hatalı davranışların ve kötü şakaların ötesine geçen davranışların, sık ve şiddetli olması durumudur. Genellikle tehlike yaratma, aldırış etmeme ve vicdan azabı yoksunluğu gibi belirtiler bu bozukluğu, antisosyal kişilik bozukluğu ya da psikopatinin bir ölçütü yapar.

Karşıt Olma-Karşıt Gelme Bozukluğu ise daha az bilinen bir problemdir. Karşıt Olma-Karşıt Gelme Bozukluğu tanısı, bir çocuğa davranım bozukluğu tanısı konulamadığı durumlarda konulur. Bu bozuklukta aşırı fiziksel saldırganlık yoktur. Çocuk ya da ergen huysuzluk yaptığında, yetişkinlerle tartıştığında, yetişkinlerin isteklerine uymayı tekrar tekrar reddettiğinde, kasten başkalarını  kızdıracak şeyler yaptığında ve öfkeli, kinci, alıngan ya da intikamcı davrandığında Karşıt Olma-Karşıt Gelme Bozukluğu tanısı konur. DSM ayrıca çoğu erkek olan bu çocuk ve ergenlerin, diğer insanlarla olan bu çatışmaları nadiren kendi hataları olarak gördüklerini belirtir. Onlara göre genellikle karşı taraf suçludur. Bu çocuklar karşıt olma davranışlarını, kendilerine çok fazla beklenti yüklenmesi iddiasıyla haklı çıkarmaya çalışırlar. Karşıt Olma-Karşıt Gelme Bozukluğu, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğundan daha farklıdır. Karşıt Olma-Karşıt Gelme Bozukluğu tanısı alan çocuklar hiperaktivite sorunu olan çocuklardan  daha planlıdırlar. Depresyon problemi olan annelerin yüksek oranda bu tür çocuklara sahip anneler olmaları ayrıca dikkat çekicidir. Depresyonun mu bu probleme neden olduğu yoksa bu problemlerin mi annede depresyona yol açtığı kesin değildir. Günlük dilde bu çocuklar için “arsız” kelimesi kullanılır.

Davranım Bozukluğu herhangi bir başka çocukluk dönemi bozukluğundan farklı bir biçimde çocuğun davranışlarının insanlar ve çevre üzerinde etkisiyle tanımlanır. Ergenlik öncesi ve ergenlik döneminde davranım sorunu belirlenenler, yasal otoriteler tarafından psikolojik değil ama yasal bir terimle, suçlu çocuk olarak ele alınırlar. Davranım Bozukluğu olan çoğu çocuk diğer problemleri de sergilerler. Davranım Bozukluğu ve dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu arasında yüksek oranda bir örtüşme vardır. Madde kötüye kullanımı da genellikle davranım bozukluğuyla birlikte görülür. Erkek çocuklarda davranım bozukluğuyla ilgili yapılan çalışmalarda, madde kullanımıyla suç davranışları arasında güçlü bir ilişki bulunmuştur. Davranım Bozukluğu alan çocuklarda %45 e varan oranlarda kaygı ve depresyon görülmektedir. Kaygı Bozukluğu ve davranım bozukluğu olan çocuklar sadece davranım bozukluğu problemi olan çocuklardan daha az antisosyal davranışlar sergilerler. Nüfus temelli çalışmalar davranış bozukluklarının çok yaygın olduğunu göstermektedir. Hırsızlık ve tecavüz gibi şiddet içeren suçlar ve daha şiddetli saldırılar büyük ölçüde erkeklerin suçlarıdır. Yasaları çiğnemenin(adam öldürme, tecavüz, soygun, abartılı saldırı ve araba hırsızlığı suçları)  sıklığı ve şiddeti 17 yaş civarında keskin bir şekilde yükselmekteyken, genç yetişkinlik (20-30 yaş arası) döneminde düşmektedir. Bu tür fiziksel şiddeti sergileyen suçluların çoğu 13-20 yaşları arasındaki çocuklardır. 20 li yaşların sonlarına doğru, bu önceki çocukluk suçları sorun olmaktan çıkmaktadır. Aslında antisosyal davranış asıl yükselişine 7 yaş civarında başlar.(Loeber ve ark.1989).

Çocuk ve ergende aşağıda sıralanan davranışların en az üçünün (ya da daha fazlasının) son 6 ile 12 ay arasında görülmesi DAVRANIM BOZUKLUĞU’ na işaret eder.

  • Başkalarına kabadayılık etme, gözdağı verme ya da gözünü korkutma,
  • Çoğu zaman kavga dövüş başlatma,
  • Çoğu zaman yalan söyleme,
  • Başkalarının fiziksel olarak yaralanmasına neden olma,
  • İnsanlara ve hayvanlara karşı fiziksel olarak acımasız davranma,
  • Başkalarının gözünün önünde çalma (saldırıp soyma, çanta kapıp kaçma, göz korkutarak alma, silahlı soygun yapma),
  • Birisini cinsel etkinlikte bulunması için zorlama,
  • İsteyerek yangın çıkarma,
  • Bir başkasının evine, binasına ya da arabasına zorla girme,
  • Hiç kimse görmeden değerli şeyler çalma (Örn. Kırmadan ve içeri girmeden mağazalardan mal çalma, sahtekarlık yapma),
  • En az iki kez geceleyin evden, çoğu zaman da okuldan kaçma.

Çocukta ve ergende DAVRANIM BOZUKLUĞU’ nun ortaya çıkmasına neden olan risk faktörleri:

  • Stresli ev ortamı,
  • Aile içi çatışmalar,
  • Suç işleme oranı yüksek üyelerden oluşan aile ortamı,
  • Anne-baba davranışlarının süreklileşen tutarsızlığı,
  • Annenin kronik depresyon yaşaması,
  • Babanın anti-sosyal kişilik bozukluğuna sahip olması,
  • Çocuğa karşı süreklileşen fiziksel şiddet,
  • Çocukta dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, Tourette sendromu ve diğer nörolojik bozuklukların olması.

Davranım bozukluğu çevreyle iletişime doğrudan yansıdığında, tedavi sürecinin tek başına içsel iyileştirmeleri kapsaması yetersiz olmaktadır.

Ne Yapmalı?

Anne ve babalar, çocuğun ve ergenin topluma kazandırılmasında birinci derecede öneme sahiptirler. Bu nedenle anne ve babalar “Aile Eğitimi Programlarına” katılarak ve çocuklarını götürdükleri uzmanla işbirliği yaparak çocuklarına yardım edebilirler.

Bu programlar anne – babalarla;

  • Çocuklarıyla ilişkilerini düzenleme konusundaki stratejileri,
  • Çocuğu sosyalleştirme ve ana bilişsel becerileri kazandırma yollarını,
  • Yaşamda karşılaşabilecekleri sorunlarla; depresyon, kaygı gibi duygu-durumu bozukluklarıyla nasıl baş edebileceğini,
  • Kendi davranışlarını ve becerilerinin yönetimi ve bunun çocuğa nasıl yansıtılacağını,
  • Çocuğun akademik başarısının düşmesine nasıl müdahale edilebileceğini,
  • Bilişsel, psikolojik, ailesel ve sosyal uyum sağlayıcı becerileri, bilileri nasıl kullanacaklarını göstermektedirler.

Tedavi

Davranım Bozukluğu gösteren çocuğun ve ergenin tedavisinde, çocuğun ve ergenin davranışlarının değiştirilmesi ve bilişsel algılamalarının dönüştürülmesi hedeflenmektedir.

Tedavi sürecinde,

  • Kişiler arası problem çözme becerileri,
  • Hem kendi duygularını hem de başkalarınınkini anlama becerisi,
  • Aile ve akran ilişkilerinde kızgınlıklarını tölere edebilmesi,
  • Kendilik kontrolünü sağlaması,
  • Psikolojik farkındalığı artırma stratejileri,
  • Problem karşısında ve sürecinde kendini kontrol edebilme,
  • Olumlu sosyal davranışlar,
  • Arkadaşlık ilişkilerini nasıl kurabileceği,
  • Okulda nasıl başarılı olunacağı,
  • Oyun becerilerinin, paylaşımın ve iletişim becerilerinin artırılması,
  • Boş zamanlarını değerlendirme, pozitif aktivitelere katılma ve bu etkinliklerin organizasyonu sağlanmalıdır.

Unutulmamalıdır ki, davranım bozukluğu gösteren çocuk ve ergen Tedavi edilmesi imkansız problemlerle donatılmış bir suçlu değildir! Davranım bozukluğuyla baş etmek emek ve sabır ister. Emek vererek sevgiyi paylaşarak çocuk ya da ergeni yeniden kazanmak mümkündür.

Hazırlayan: Psk.Nur GEZEK

Kaynaklar: Abnormal Psycholoygy, Türk Psikologlar Derneği Yayınları

Posted in MakalelerComments (3)

DİP NOKTA DEPRESYON: Bazen dibe vurmak sürekli düşüyor gibi hissetmekten daha iyidir.

Depresyon kişinin zihinsel,duygusal,bedensel ve davranışsal faliyetlerinde belirgin bir bozulma olarak kendisini gösteren psikolojik bir problemdir.

Umutsuzluk,kaygı,güvensizlik,içsel sıkıntı,iştah ve kilo kaybı,yada tıkınırcasına sürekli yemek yeme,uykusuzluk yada uykuya aşırı düşkünlük,dünyayı karanlık, güvenilmez kötü bir yer olarak algılama, cinsel isteğin kaybı,alkol ve madde kullanımı gibi fiziksel ruhsal ve zihinsel süreçleri etkileyen, kişinin ruh halinde çökkünlük ve hayattan zevk alamaması ile karakterize ruhsal bir problemdir.

Dip noktadır aslında depresyon. Hayatımızda bişeylerin iyiye gitmediğinin işaretidir. Dış dünyada her ne yaşanırsa yaşansın içsel süreçlerimizde bişeylerin kötü gittiğinin sinyalidir. Bir danışanımın dediği gibi,dibe vurmak ve hayata yeniden göz atmak gereksinimidir. Moladır,soluklanma ihtiyacıdır ruhumuzun,yeter artık diyebilmenin zamanı gelmiş demektir. Eğer duyabiliyorsak iç sesimizi, kendimizi revize etme vaktidir.

Depresyonda olan kişinin içgörüsü zayıfladığı için olaylara bakış açısının değişmesi olasıdır. Algı ve realite farklı olduğu için tedavi sürecinde kişinin içgörü kazanması,olaylar ve kişilerle ilgili algılarının yeniden yapılandırılması, olumsuz otomatik düşüncelerin – ben gerçekten sevilmeye layık değilim gibi- olumlularıyla değiştirilmesi gerekmektedir. Kişiyi rahatsız eden ve bastırılmış bir takım duygu ve düşüncelerin farkına varması sağlanıp, hayat kalitesinin arttırılması hedeflenir. Suçluluk duyguları ve pişmanlıklar belirlenip bunlar çözümlenir.

Evet bazen dibe vurmak iyidir, ama daha da önemlisi dibe vurduğunu görebilmek ve orada kalmamayı seçebilmektir. Gerçek sağlık, ruhsal yapımızın sağlıklı olmasından geçmektedir. Ruhsal sağlığımız bedensel sağlığımızı da etkilediği için sağlıklı olmayı seçebilmek gerekir. Bunun içinde psikoterapi süreci çok önemlidir.

Depresyon tedavi edilmediğinde kronikleşebilir. Kronik depresyon distimi olarak tanımlanır. APA (American Psychological association) ya göre distimi şöyle tanımlanır: Son iki yıldır depresif ruh halinde olmak ve bunun yanı sıra,
-İştah azalması veya aşırı yemek
-sürekli yorgunluk durumu
-Düşük benlik algısı
-Uyku bozuklukları
-Yoğun ümitsizlik duygusu
-Yoğunlaşamama
-Kararsızlık

durumlarının en az iki tanesinden yakınmak gerekmektedir. Distimik birey sürekli bu şikayetlerden muzdarip olduğunu söyler, semptomlar çok şiddetli değildir, bu yüzden distimi farkedilmeden yaşam biçimi haline gelebilir ve kişi bu şikayetlerinden dolayı sürekli çevresinden ilgi bekler hale gelebilir. Çevresi de kişiyi bu yönde bilinçli olunmadığı için beslediği sürece çok şiddetli olmayan bu durum kişinin yaşam şekli haline gelip, kişide iyileşme isteğini ortadan kaldırabilir. Psikoterapi sürecinde kişinin bu ikincil kazançlarının ortadan kaldırılması gerekmektedir. Kişiyi semptomlarını beslemeden hayata tutunması için yüreklendirmek, geçmişten bu güne taşıdığı öfke, kırgınlık gibi duyguları aşabilmesi için desteklemek, olumsuz düşüncelerine çok dikkat çekmemek için kişinin ailesini de bilinçlendirmek ve bu yolla ilgi görmesini de engellemek gerekir. Negatif otamatik düşüncelerinin olumlularıyla değiştirilmesi gerekir.

Evet bazen dibe vurmak sürekli düşüyor gibi hissetmekten daha iyidir. Yaşamımızın ve içsel psikolojik süreçlerimizin bize verdiği mesaj bizim yaşadığımız hayata ait olmadığımızın sinyallerini taşır bazen. Kendisini psikolojik problem yada hastalık olarak ortaya koyan bu durumdan bile çok olumlu sonuçlar çıkarmak mümkündür. İyileşmek, ait olduğumuz koşullara sahip olmak için içsel sıkıntılarımız bizi yeni bir yolculuğa çıkmamız için zorlar. Bilinçaltımız bizim hayatta kalmamız,güvende olmamız için otomatik çalışan bir koruma görevlisi gibidir. Psikolojik sorunlar da bizim hayatımızda bir şeylerin yanlış gittiğinin en iyi işaretidir. İyi olmayı seçmek de bazen sahip olduklarımızdan vaz geçmek anlamına gelebilir. Gerçeği çarpıtıp, daha sonra çarpıtılmış bu bilgiyi gerçekmiş gibi benimsemek ruhsal süreçlerimizi olumsuz etkiler, toplumsal uyumumuzu bozar,bir çok ruhsal probleme yol açabilir. Bunun için psikoterapi süreci her birey için ciddi psikolojik sorunlardan muzdarip olmasa bile, çok önemlidir. Kişinin kendisini duygu,düşünce ve davranışlarını sağlıklı değerlendirip, bu etkileşmeyi anlayabilmesi, bu etkileşmenin yaşamındaki izdüşümlerini görebilmesi, önemli kararlar almadan önce kendi içsel süreçlerini değerlendirip sağlıklı seçimler yapabilmesi, bu seçimlerin sorumluluğunu alabilmesi için içgörü kazanmaya ihtiyacı vardır. Buda psikoterapi süreciyle gerçekleşebilir. Dibe vurmadan, yada sürekli düşüyor gibi hissettiğimizde gerçekten ciddi psikolojik sorunların eşiğine gelmeden her sağlıklı bireyin de zaman zaman danışmanlık hizmetlerinden ve uzman desteğinden yararlanması gerekmektedir. Ben sağlık için kendi elinizden tutun derim, gerçekten dibe vurmadan önce.

Psk. Nur GEZEK

Posted in MakalelerComments (0)

AKLIN YOLU BİR DEĞİLDİR!

Hepimizin bildiği ya da bir şekilde duyduğu gibi insan biyo psiko sosyal bir varlıktır. Bu üçlü saç ayağı yani biyolojik sosyolojik ve psikolojik faktörlerin toplamı bizim bütün yaşamımız boyunca duygularımızı düşüncelerimizi ve davranışlarımızı etkiler.
İnsanların aynı olaylar karşısında çoğu zaman benzer tepkiler vermesini bekleriz. Aşık olmak, evlilik, bebek sahibi olmak, işteki başarılarımız ve saygınlığımız genel olarak bizi mutlu eden yaşam olaylarıdır. Ölüm, ayrılık, boşanma, iflas, ekonomik kökenli diğer sorunlar da insanın enerjisini tüketen ve mutsuzluğuna neden olan yaşam olaylarının bir kaçına örnek olarak verilebilir. Bazı olaylar karşısındaki bakış açımız, davranışımız ve yaşadığımız duygu ise bireysel farklılıklardan etkilenir. Benzer olaylara karşı duruşumuz, olayı değerlendirme şeklimiz ve hissettiklerimiz farklı olabilir. Bunlarda kişinin içinde bulunduğu sosyal çevreden, bedensel sağlığından etkilenerek ortaya çıkabilecek farklılıklar olmakla birlikte saç ayağının en önemli boyutu olan psikolojik süreçleriyle ilgili kişisel farklılıklardan kaynaklanır.

Algılarımız bizim geçmiş yaşantılarımızdan etkilenir. Bu da olayın özü ne olursa olsun her bireyin farklı tepkiler vermesiyle sonuçlanabilir. Bu durumda algı ve gerçek arasında farklılıklar ortaya çıkar. Dış dünyadan gelen bilgiler beyne ulaşıp beyinde değerlendirmeye alınır. Bu bilgiler düşünce süreçlerimizde değerlendirilirken daha önceki kodlanmış deneyimlerden çıkarsamalar yapılır. Bunlar bizim bilişsel süreçlerimizden etkilenirken duygusal süreçlerimizden de etkilenir. Bu süreçte bizim bilincimiz kadar bilinçaltımızda değerlendirmede biz farkında olmasak da aktiftir. Değerlendirmede geçmiş yaşam deneyimlerimizin kodladığı bilgiler beyin tarafından kişinin yararına kullanılır. Biz bir durumdan zarar gördüysek benzer bir durumda yine zarar görme olasılığı olabileceğinden özümüze yönelik bir tehdit algılanır. Bu durumda yaşadığımız olayı algılamamız öncelikle negatif olacaktır. Ya da tam tersi bir süreçte biz bir olaydan fayda gördüysek olayın niteliği ne olursa olsun benzer bir durumda yine bilişsel şemalarımız bilgiyi pozitif açıdan değerlendirecektir. Burada önemli olan gerçeği ne kadar gerçek olarak algılayabildiğimizdir. Bizim yararımıza saydığımız olaylar gerçekte ne kadar yararımızadır, ya da bizim için tehdit olarak gördüğümüz durumlar gerçekte ne kadar bizim zararımızadır? Aklın yolu bir midir, herkes aynı olay karşısında benzer düşünceler mi üretir, ve bu düşünceler başka hangi faktörlerden etkilenerek bizim gerçeğimizle örtüşür? Bir başka boyutta da beynimizin düşünen parçasıyla olaylara anlam yüklerken farkında olmadığımız bilişsel şemalarımız algılarımızı ne kadar rasyonel değerlendirdiğimizi etkiler. Bu durumda aklın yolu bir değildir. En başta insan bio psiko sosyal bir varlık demiştik. Sosyal yanı olan bir varlık olan insan bazen sosyal ortamlarda kendisini çok rahatsız hissedebilir. Bu ileri boyutta olduğunda sosyal fobi gibi çok rahatsız edici bir problem yaşanabilir. Sosyal fobisi olan bireyler toplum önünde konuşmaktan, yemek yemekten, yeni ortamlara girmekten çekinirler. Bu da bireyin hayatını kabusa çevirir. Kişi bu durumun mantıksız olduğunu beyninin düşünen parçasıyla kabul eder. Korku mantıksızdır ve aşılması gereken bir problemdir. Ama bir taraftan da ne yaparsa yapsın bu sorundan kurtulamamaktadır ve bütün yaşamının alt üst olmasına seyirci kalmaktadır. Burada bireyin sosyal ortamlarda diğer bireylerden farklı olarak algıladığı bir tehdit vardır. Bilinçaltı bilgiyi bu şekilde kodlamıştır. Aklın birinci yolu korkun mantıksız derken diğer yolu yani bilincinde olmadığımız kısmı “bu senin yararınadır” der. Daha önceki yaşantısında birey topluluk önünde yaşadığı bir durum nedeniyle aşırı kaygı yaşamış olabilir ve bilinçaltı bu durumu tehlikeli olarak kayda almıştır. Bireyi bu tehlikeli durumdan korumak için çalışmaktadır. Kişi de nedenini bilmediği bir şekilde sosyal ortamlardan kaçmaya başlar, kaçınamadığı durumlarda da aşırı kaygı yaşayıp ortamı terk etmek durumunda kalır. Bu durum bir çok farklı örnekle de açıklanabilir. Nedenini bilmediğimiz kaygılar aklımızın ikinci yolu olan bilinçaltımızın bizim faydamıza çalıştığı durumlardır. Bilinçaltımıza ekilen bu tohumlar zararımıza da çalışabilir, böyle durumlarda kişinin yaşam kalitesi bozulduğundan bu yanlış kodların realiteye uygun olanlarıyla değiştirilmesi gerekmektedir.

Konunun bir başka boyutunda da diğer insanların algılarıyla bizim algılarımızın eşleşmesi durumu vardır. Yüzümüze sertçe kapatılan bir kapı oldu diyelim. Bu sadece rüzgardan dolayı sert kapanan bir kapı olabilir. Bazı insanlar bu durumu böyle yani gerçeğe uygun değerlendirirken bazı insanlar “bana kızdı”, bazıları “beni zaten sevmiyordu” gibi dışsal faktörlerden çok içsel faktörlere atıfta bulunarak değerlendirirler. İşte bu gibi durumlarda da aklın yolu bir değildir. Her nasıl algılarsak algılayalım realite genelde sabittir, bizim algılarımıza göre değişmez. Eğer yaşamın realitesiyle çelişen algılara sahipsek ve bu bizim hayattaki duruşumuzu etkiliyorsa durup bir daha düşünmek gerekecektir. Bütün ilişkilerimiz bu farklılıklardan etkilenecektir. Kim haklı kim haksız diye düşünmeden önce aklın bir çok yolu olduğunu düşünebilmek, dışsal faktörleri değerlendirebilmek ve empati yapabilmek önemlidir. Çünkü gerçek rasyonel kararlar ancak bu şekilde alınabilir. Duygularımız da bu noktada kararlarımızı etkileyecektir. Korktuğumuz, çekindiğimiz, üzüldüğümüz durumlarda bu duyguların da realiteyle ne kadar örtüştüğünü değerlendirebilecek kadar kendimizi objektif değerlendirebilme yetisine sahip olabilmek gerekir. Yargılamadan, suçlamadan, kendimizi de cezalandırmadan yapabileceğimiz ilk şey beklide şunu sormak olmalıdır. Böyle düşünmeme neden olan şey nedir? Bu düşünce ne kadar gerçeği temsil etmektedir? Herkes benim gibi mi düşünmektedir? Aklın yolu bir midir?

Algılarımızla realite örtüştüğü sürece daha rasyonel kararlar alıp seçimler yapabileceğimizi, daha sağlıklı duygular hissedebileceğimizi de aklımızdan çıkarmamak gerekir.

Posted in MakalelerComments (0)

advert

Photos on flickr

Sayaç

Doktorlar

 

Mayıs 2012
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Tem    
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031  
PHVsPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19hZHNfcm90YXRlPC9zdHJvbmc+IC0gdHJ1ZTwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2FkX2ltYWdlXzE8L3N0cm9uZz4gLSBodHRwOi8vd3d3Lndvb3RoZW1lcy5jb20vYWRzLzEyNXgxMjVhLmpwZzwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2FkX2ltYWdlXzI8L3N0cm9uZz4gLSBodHRwOi8vd3d3Lndvb3RoZW1lcy5jb20vYWRzLzEyNXgxMjViLmpwZzwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2FkX2ltYWdlXzM8L3N0cm9uZz4gLSBodHRwOi8vd3d3Lndvb3RoZW1lcy5jb20vYWRzLzEyNXgxMjVjLmpwZzwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2FkX2ltYWdlXzQ8L3N0cm9uZz4gLSBodHRwOi8vd3d3Lndvb3RoZW1lcy5jb20vYWRzLzEyNXgxMjVkLmpwZzwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2FkX21wdV9hZHNlbnNlPC9zdHJvbmc+IC0gPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fYWRfbXB1X2Rpc2FibGU8L3N0cm9uZz4gLSBmYWxzZTwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2FkX21wdV9pbWFnZTwvc3Ryb25nPiAtIGh0dHA6Ly93d3cuY296dW1wc2lrb2xvamkuY29tL3dwLWNvbnRlbnQvdXBsb2Fkcy8yMDEwLzA4L251cnJyLmdpZjwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2FkX21wdV91cmw8L3N0cm9uZz4gLSBodHRwOi8vd3d3LmNvenVtcHNpa29sb2ppLmNvbTwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2FkX3RvcF9hZHNlbnNlPC9zdHJvbmc+IC0gPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fYWRfdG9wX2Rpc2FibGU8L3N0cm9uZz4gLSB0cnVlPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fYWRfdG9wX2ltYWdlPC9zdHJvbmc+IC0gaHR0cDovL3d3dy53b290aGVtZXMuY29tL2Fkcy80Njh4NjBhLmpwZzwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2FkX3RvcF91cmw8L3N0cm9uZz4gLSBodHRwOi8vd3d3Lndvb3RoZW1lcy5jb208L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19hZF91cmxfMTwvc3Ryb25nPiAtIGh0dHA6Ly93d3cud29vdGhlbWVzLmNvbTwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2FkX3VybF8yPC9zdHJvbmc+IC0gaHR0cDovL3d3dy53b290aGVtZXMuY29tPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fYWRfdXJsXzM8L3N0cm9uZz4gLSBodHRwOi8vd3d3Lndvb3RoZW1lcy5jb208L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19hZF91cmxfNDwvc3Ryb25nPiAtIGh0dHA6Ly93d3cud29vdGhlbWVzLmNvbTwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2FsdF9zdHlsZXNoZWV0PC9zdHJvbmc+IC0gZGVmYXVsdC5jc3M8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19hdXRob3I8L3N0cm9uZz4gLSB0cnVlPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fYXV0b19pbWc8L3N0cm9uZz4gLSB0cnVlPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fY3VzdG9tX2Nzczwvc3Ryb25nPiAtIDwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2N1c3RvbV9mYXZpY29uPC9zdHJvbmc+IC0gPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fZmVhdHVyZWRfY2F0ZWdvcnk8L3N0cm9uZz4gLSBTZWxlY3QgYSBjYXRlZ29yeTo8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19mZWF0X2VudHJpZXM8L3N0cm9uZz4gLSAxMDwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2ZlZWRidXJuZXJfaWQ8L3N0cm9uZz4gLSA8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19mZWVkYnVybmVyX3VybDwvc3Ryb25nPiAtIDwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2dvb2dsZV9hbmFseXRpY3M8L3N0cm9uZz4gLSA8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19ob21lPC9zdHJvbmc+IC0gdHJ1ZTwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX2hvbWVfdGh1bWJfaGVpZ2h0PC9zdHJvbmc+IC0gNTc8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19ob21lX3RodW1iX3dpZHRoPC9zdHJvbmc+IC0gMTAwPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29faW1hZ2Vfc2luZ2xlPC9zdHJvbmc+IC0gZmFsc2U8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19sb2dvPC9zdHJvbmc+IC0gaHR0cDovL3d3dy5jb3p1bXBzaWtvbG9qaS5jb20vd3AtY29udGVudC93b29fdXBsb2Fkcy8xMC1iYW4uanBnPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fbWFudWFsPC9zdHJvbmc+IC0gaHR0cDovL3d3dy53b290aGVtZXMuY29tL3N1cHBvcnQvdGhlbWUtZG9jdW1lbnRhdGlvbi9nYXpldHRlLWVkaXRpb24vPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fcmVzaXplPC9zdHJvbmc+IC0gdHJ1ZTwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX3Nob3J0bmFtZTwvc3Ryb25nPiAtIHdvbzwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX3Nob3dfY2Fyb3VzZWw8L3N0cm9uZz4gLSBmYWxzZTwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX3Nob3dfdmlkZW88L3N0cm9uZz4gLSBmYWxzZTwvbGk+PGxpPjxzdHJvbmc+d29vX3NpbmdsZV9oZWlnaHQ8L3N0cm9uZz4gLSAyNTA8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb19zaW5nbGVfd2lkdGg8L3N0cm9uZz4gLSA0MDA8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb190YWJzPC9zdHJvbmc+IC0gZmFsc2U8L2xpPjxsaT48c3Ryb25nPndvb190aGVtZW5hbWU8L3N0cm9uZz4gLSBHYXpldHRlPC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fdXBsb2Fkczwvc3Ryb25nPiAtIGE6ODp7aTowO3M6NjM6Imh0dHA6Ly93d3cuY296dW1wc2lrb2xvamkuY29tL3dwLWNvbnRlbnQvd29vX3VwbG9hZHMvMTAtYmFuLmpwZyI7aToxO3M6NjI6Imh0dHA6Ly93d3cuY296dW1wc2lrb2xvamkuY29tL3dwLWNvbnRlbnQvd29vX3VwbG9hZHMvOS1iYW4uanBnIjtpOjI7czo2MjoiaHR0cDovL3d3dy5jb3p1bXBzaWtvbG9qaS5jb20vd3AtY29udGVudC93b29fdXBsb2Fkcy84LWJhbi5qcGciO2k6MztzOjYyOiJodHRwOi8vd3d3LmNvenVtcHNpa29sb2ppLmNvbS93cC1jb250ZW50L3dvb191cGxvYWRzLzctYmFuLmpwZyI7aTo0O3M6NjI6Imh0dHA6Ly93d3cuY296dW1wc2lrb2xvamkuY29tL3dwLWNvbnRlbnQvd29vX3VwbG9hZHMvNi1iYW4uanBnIjtpOjU7czo2MjoiaHR0cDovL3d3dy5jb3p1bXBzaWtvbG9qaS5jb20vd3AtY29udGVudC93b29fdXBsb2Fkcy81LWJhbi5qcGciO2k6NjtzOjYyOiJodHRwOi8vd3d3LmNvenVtcHNpa29sb2ppLmNvbS93cC1jb250ZW50L3dvb191cGxvYWRzLzQtYmFuLmpwZyI7aTo3O3M6NjU6Imh0dHA6Ly93d3cuY296dW1wc2lrb2xvamkuY29tL3dwLWNvbnRlbnQvd29vX3VwbG9hZHMvMy1iYW5uZXIuanBnIjt9PC9saT48bGk+PHN0cm9uZz53b29fdmlkZW9fY2F0ZWdvcnk8L3N0cm9uZz4gLSBTZWxlY3QgYSBjYXRlZ29yeTo8L2xpPjwvdWw+