AMA BİZ SEVEREK EVLENDİK!

İLİŞKİLERDEKİ BÜYÜK TEHLİKE! AMA BİZ SEVEREK EVLENDİK!

Son dönemlerde kötüye giden evliliklerde, aldatma problemlerinde ya da çiftlerin çatıştığı sorunlu dönemlerde en çok bu cümleyi duymaya başladık. Çiftlerin yanılgıya düştüğü nokta bence bu sihirli cümlede ve bu cümlenin kurulmasını sağlayan yanlış inançta yatıyor. Ama biz severek evlendik.

Sevgi ve bağlanma ilişkileri, insan doğasının ve psikolojik sağlığının vazgeçilmez bir gerekliliğidir. Sevmeyen ya da bağlanmayan insanlarda sorun olduğu düşünülür ve hali hazırda bu konuda tanımlanmış bir sürü problem ve bozukluk teşhisi vardır. Yani insan bağ kuran, duygusal olarak bağlanan ve seven bir varlıktır.

evlilik2

Sevgi sonsuz bir rezerv midir?

İnsanların birbirlerini sevdikten sonra bunun sabit ve sürekli olacağıyla ilgili bir yanılgısı oluyor. Bu yanılgı kişide şöyle bir rehavet yaratıyor. Eşim beni seviyor, ben de onu seviyorum ve bu sonsuza dek devam edecek. Bundan sonra kişide eşini ya da partnerini kaybetmeyle ilgili bir kaygı kalmıyor. Kaybetmeye yönelik kaygı ortadan kalktığında, kişi eşine karşı özensiz ve sevgisiz davranabiliyor. Bir çok insan eşine sevgililer gününde, ‘Biz artık sevgili değil karı kocayız, ne gerek var kutlamaya?’ diyebiliyor. Evlilik kurumuna geçildikten sonra, sevgili gibi özenli davranmanın, romantik ve duygusal davranışlar sergilemenin gereksiz olduğu gibi bir inanç yerleşiyor. Bu durumun ve beklentinin klinikte çalıştığımız çiftlerde daha çok erkeklerde olduğunu gözlemliyoruz. Kadınlarda ise süreç daha farklı işliyor. Sevginin sürekli dile getirilmesi, sözel yada davranışsal olarak dışa vurulması kadın için çok daha fazla önem arz ediyor. Sohbet etmek, vakit geçirmek, eşinden duygularını ifade eden güzel cümleler duymak kadın için sevginin sürekliliğinde daha ön plandayken, erkek cephesinde, sevmesem yanında ne işim var, türünden mantık cümleleriyle geçiştiriliyor. Sevginin dile getirilmesi erkek için evlenildikten sonra gereksiz hale gelebiliyor.

Bazı danışanlarımızdan şu cümleleri duyuyoruz:

‘Ben zaten romantik bir adam değilim.’

Flört etme döneminde nasıldınız diye sorduğumuzda;

‘O zaman başkaydı aynı evde yaşamıyorduk, çiçek falan alıyorduk, iltifat ediyorduk’

Ben bu durumu, bir çocuğun küçükken ebeveynleri tarafından sevilmesine, öpülmesine ama büyüdükten sonra artık ona sevgi gösterilmemesine benzetiyorum. Sanki çocukların sadece küçükken sevilmeye ihtiyaçları varmış ve ergenliğe geçişle birlikte artık sevgiye ihtiyacı yokmuş gibi davranmakla, flört döneminde sevilir, iltifat edilir, romantik davranılır ama evlendikten sonra bu ihtiyaç ortadan kalkar düşüncesi aynı derecede tuhaf ve anlamsızdır. Çünkü insanın biyolojik olarak yemeye, içmeye, uyumaya nasıl ömür boyu ihtiyacı varsa psikolojik olarak da sevilmeye, dokunulmaya, onaylanmaya, takdir ve iltifat edilmeye aynı düzeyde ihtiyacı vardır.

evlilik1

Dokunulmayan bebekler ölürler!

“Alman İmparatoru 2. Frederik “insanların doğuştan getirdiği dil”i merak etmişti. Elli kadar bebeğe bakan bakıcılar yalnız mamalarını verdiler, altlarını değiştirip bakımlarını yaptılar, bebeklerle hiç konuşmadılar. Peki, bebekler hangi dili konuştu? Kimse bilemedi, çünkü konuşacak yaşa gelmeden elli bebeğin ellisi de öldü.
Bu, deney yönünden bir talihsizlik miydi? Deney yönünden değil ama deneye alınan bebekler yönünden bir talihsizlikti; artık bugün biliyoruz ki, konuşulmayan, dokunulmayan, kucaklanmayan, öpülmeyen, koklanmayan bebek yaşamıyor. Bu tür deney bugün yapılamaz. Bilimsel gerçeklerden söz ediyorum. Miami Tıp Fakültesi Dokunma Araştırma Enstitüsü’nden Dr. TiffanyField’in “Touch” (Dokunma) adında 2001’de çıkan kitabında yetimhanelerde ve çocuk bakımevlerinde yaptığı gözlemlerin sonucunda şunu açıkça söyleyebiliyoruz ki, bebeklerin sağlıklı gelişimi için onların sürekli bir etkileşim ortamı içinde bulunulmaları gerekiyor. Günlük dille söylerse bebeğe konuşulması, dokunulması, kucaklanması, onların sağlıklı gelişimi için elzemdir.
Sanki çocuk, ben isteniyor muyum, sorusuna cevap aldıktan sonra yaşamaya karar veriyor. Beyinde duygusal yaşamın merkezi olan yörede hipokampus dediğimiz yerde çocuğun ilk duygusal belleği işlemeye başlıyor. Bu dil öncesi bellek. Çocuk doğumundan altı saat sonra örtük bellek dediğimiz dil öncesi belleğe kayıtlar yapmaya başlıyor. Onunla konuşup konuşmadığımız, konuştuksa nasıl konuştuğumuz boşa gitmiyor; bebek hepsini kaydediyor.
O ağlasa da, bağırsa da, gülse de ona hiç ilgi göstermediğimiz zaman, ben istenmiyorum, mesajını alıyor. Hipokampus “istenmiyorum” mesajını güçlü bir şekilde kaydettiği zaman bebeğin beyni onun yaşamı için gerekli olan salgılamaları durduruyor. Yavaş yavaş beyni ölen bir bebeğin bedeni de her türlü hastalığa dirençsiz hale geliyor.
Bebek kendisiyle nasıl konuşulduğunun da farkında. Bebek varoluşun zekasıyla donanmış durumda. Onu besleyecek türden sesleri, okşayışları, toksik dokunuş, seslerden ayırt ediyor. Daniel Siegel, “TheDevelopingMind” (Gelişen Zihin) adlı kitabının alt başlığını “Toward a Neurobiology of InterpersonalExperience” koymuş, Türkçe’ye, “Kişilerarası Deneyimin Nörobiyojisine Doğru” çevirebiliriz. Çocuğun zihinsel gelişimindeki en önemli etkenin aile içindeki etkileşim olduğu sonucuna varıyor.
Feribotla Yenikapı’dan Bandırma’ya gidiyorum. Arkadaşla bir masa etrafına oturmuşum ; ikimiz de kitap okuyoruz. Ben Daniel Siegel’in kitabını okuyorum. Taze bir bebek sesi duyuyorum. On günlük ya var ya yok; bir bebek sesi. Döndüm baktım. Telaşlı bir taze anne, sanırım kayınvalidesiyle birlikte yeni bebeği bir yerlere götürüyorlar, belki büyük babaya. Anne telaşlı, bebeği susturmaya çalışıyor; “pışşpışş” diye sallıyor. Bu anne neden bu kadar telaşlı diye düşünüyorum, çünkü bebek bebek olmanın ötesinde hiçbir yanlış yapmıyor. Bebeksi bebeksi bana göre son derece sevilesi sesler çıkıyor. O sesleri duydukça içim ısınıyor. Ama etrafa bakıyorum, insanların yüzü donuk, gülümseyen kimse yok. Anne telaşlı, bebekten rahatsız olan insanlar var, diye düşünüyor. Kaygıyla, “pışşpışş”ların sayısı ve şiddeti artıyor, ama bir yandan da çocuğuna kıyamıyor. Yanında oturan kayınvalide hışımla bebeği kucağına alıyor ve “hışşşthışşşt” demeye başlıyor. Çocuk sarsılıyor, şok verilmiş gibi kasılıyor, korkuyor, gözler açık susuyor.
Bir çocuk daha hipokampüsüne, örtük belleğine kaydetti. “Bende bir bozukluk var, ben sevilecek biri değilim.” Gözleri kaygı dolu, kendine güveni olmayan, ezik ve mutsuz bir vatandaş daha topluma katılma yolunda.
Doğan Cüceloğlu (14.03.2010)”

Bu alıntıdan da anlaşılacağı üzere, dokunulmayan bebekler ölüyor. Bu korkunç deney bize insanın yaşamasının, ve sağlıklı bir benlik algısı geliştirmesinin, dokunulmaktan yani sevilmekten geçtiğini söylüyor.

Sevgiyi ifade etmek zayıflık mıdır?

Yine çiftlerle çalışırken en çok duyduğumuz cümlelerden biri;

‘Hocam ben duygularımı ifade edemiyorum, içime kapanığım öyle yaratılmışım’

Böyle durumlarda şu soruları soruyoruz:

‘Peki çok öfkelendiğinizde ne yapıyorsunuz?’

‘ O zaman biraz bağırıp çağırıyorum tabi.’

‘Öfke duygunuzu ifade ederken zorlanmıyorsunuz demek ki’

‘Yani tam anlayamadım hocam’

‘Yani duygularınızı ifade edemediğiniz inancı yanlış, ifade edebiliyorsunuz ama sadece negatif olanları, pozitif olanları değil’

Yine bizim toplumumuzda ve kültürümüzde öfke duygusu çok kolay ifade edilebilirken, öfkeye neden olan hayal kırıklıkları, korkular, kaygılar pek dile getirilmez. Ya da kişinin sevgi ihtiyacı ve beklentisi zayıflık olarak görülür. Dile getirilmekten kaçınılır. Kişi eşine, ‘Seninle vakit geçirmeyi özledim’ diyemez ama öfkeyle ‘ Sen bana artık vakit ayırmıyorsun, bıktım senin işlerinden, arkadaşlarından, ailenden’ diyebilir.

Hiçbir sorun olmasa bile durup dururken, ‘Seni seviyorum’ diyebilmek, evliliklerde yazık ki unutulan bir cümledir.

Vaz Geçen Kadın Sendromu

Kısaca değinmek istiyorum, çünkü bu sendrom başka bir makalenin konusu olabilecek kadar geniş bir yelpazeyi içeriyor. Yine klinik gözlemlerimiz neticesinde sık karşılaştığımız bir durum da evlilikte tükenen ve çaba harcamaktan vaz geçen kadın sendromudur. Genel olarak yetiştirilme tarzı ve yuvaya emek vermek anlamında toplumumuzda kadınlar biraz daha fedakardır. Evliliğin ya da eşinin davranışlarının düzeleceğiyle ilgili yıllarca beklenti içinde olurlar. Sevgi ve ilgi dilenirler, aileleri arkadaşları araya sokarlar, eşlerine yalvarırlar, sürekli talepkardırlar ve bu nedenle çok söylenirler. Ama bir gün gelir bir şey olur ve kadın vaz geçer. Birden bırakır mücadeleyi, söylenmeyi, talep etmeyi. Kendi kabuğuna çekilir ya da ekonomik durumundan endişeli değilse boşanmaya karar verir. Bu noktada erkek şok yaşar. Yıllardır kendisi için çabalayan kadın artık yoktur ve vaz geçmiştir. Bu sevgiyi ilgiyi geri kazanmak isteyen erkek çaba harcamaya başlar ancak nafile. Kadında bittiğinde ilişki için artık çok geçtir. Sonra bize gelip aynı tehlikeli cümleyi söyler eşinin ilgisini kaybetmiş taraf. ‘Hocam biz severek evlendik, nasıl oldu bitti anlayamadım.’

Aynı şekilde tükenmiş erkeklerde olabilir ama genel olarak bizim klinik gözlemimiz daha çok bu durumun kadınlarda olan bir sendromolduğu yönündedir.

Bu nedenle bizim tavsiyemiz şudur: Her ne kadar severek evlenmiş olsanız bile, sevgi eylemdir, emektir, yaşayan canlı bir organizma gibidir. Eğer beslemezseniz ölür. Tükenir. Sonsuz bir rezerv değildir. Bitmeyen bir enerji değildir. Sevginizi çoğaltarak, sevgililer gününde sevgili gibi olabildiğiniz nice mutlu yıllar için, sevginizi tüketmeyin. Sevgiyle kalın.

İLİŞKİ TERAPİSTİ UZM.PSİKOLOG NUR GEZEK

 

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir